kim bu emre aydın.
onu yazarken gördünüz. onu düşünürken ve gülerken gördünüz.
onu ağlarken gördünüz. hayal kırıklığına uğradığında ve tekrar denediğinde.
başaramadığında.
yine de kafanı kaldırıyorsun ve çalan şarkıyı dinleyip hayatı selamlıyorsun.
neden başka bir emre aydın olarak doğmadım. plak şirketlerini acılarımla beslerdim.
ben neden olduğum kişi oldum?
kız parfüm kokuyordu, bakımlıydı. renkleri capcanlıydı.
gizlediği çirkin şeyler vardı belli ki.
onu gören emre aydın ben oldum.
birini hayal ediyorum ve herhangi bir yönüyle rahatsız edici değil. orada huzurluyum. güzel kokuyor ve onu hiç mi hiç tanımıyorum.
yola çıkan emre aydın ben oldum. çünkü artık gökyüzünü görmeliyim.
tanımadığın yerlerde umursamazca gezmek, küçükken annen ve babanla gittiğin park kadar keyifli.
neden çocuk bizken, çocuklarını parkta dolaştıran biz olduk? neden çocuğunun elini tutarken boşanma planları yapıyoruz artık?
...
doğduğumda evde yatan bir akordeon vardı, babam çok sevdiği için daha biz doğmadan almış. bu yüzden asla akordeon çalamadım.
kendimi akordeon çalan bir çocuk hayal ederken yakaladım. sanırım çok sevdiğim ve asla çalamadığım için. çocuğuma bunun için tek kuruş dahi vermeyi düşünmüyorum.
ona diyeceğim ki ben enstrümanımı aldım, çalıştım ve çaldım. al, çalış ve benim gibi çal, eğer istersen.
ben yapamadım sen yap devri sona erdi.
insan babasına en çok doğruları anlattığı için değil yanlışları gösterdiği için ihtiyaç duyuyor.
...
otobüs sıkış tepiş, ter kokuyor. işten eve dönen ve televizyon karşısında uyuyakalacak adamlar görüyorum. omuzlarında taşıdıkları hayali yüklerden yorgunlar. buğulu camı ellerimle siliyorum ve hayata biraz renk geliyor. gökyüzünün güzelliği bulutlardan görünmüyor. bulutların güzelliğini ise görebiliyor olmalıydık, fakat ben onu son gördüğümde sokakta oynayan küçük bir çocuktum.
karşımda kız oldukça ufak ve adamın kucağında huzuru bulmuş halde. adamın belki tek kolu kadar büyüktür. bu gülümseten bir manzara olmalıydı, oysa gördüklerim filmlerdeki gibi değil. adam kirli ve bakımsız biri, üzerindekiler yama içinde. kızın kıyafetleriyse daha çok üzerine örtülmüş bez parçaları ve battaniyelerden ibaret. açık kahverengi pantolonunun üzerinde tükenmez kalem lekeleri var. adamın parmak uçları şişmiş ve tırnakları kendi içine bükülerek küçülmüş. kollarında yaralar var. gözlerinin altı olmaması gerektiği kadar şiş. kız ise yaşam izleri için henüz çok küçük, teni bembeyaz, o sarışın, o çok güzel, çok güzel. kız sıkış tepiş alanda kendine zorla yer açmış, uyumaya fiziksel olarak en imkansız yerde uyukluyor. ikisi de hayatlarında giden her şeyden memnun görünüyor, en azından o tek bir an için. burası dünyanın huzur merkezi olmalı, tüm bu kaosun içinde hayatta renkli kalmış bir yer.
üzerimde her koşullara dayanıklı deriler ve kumaşlarla, hayatın tüm pisliğinin içinden çıkmış bu tek bir anı görüyorum. ben bu anın karşısında gri biriyim. onlara yalnızca varoluşlarından dolayı hayran kalıyorum, karşımdaki yaşamın güzelliği altında eziliyorum. bu belki ağlamaya değer bir şeydir.
14 Aralık 2011 Çarşamba
çünkü biz yolun kendisini seviyoruz
hayatta bundan fazlası olmalı, çünkü sürekli yeni bir şeylere sahip olmuyoruz. hedeflerine ulaşmış kişi, çok şeyi kaçırmış kişidir. bu yüzdendir ki aile kuran, meslek sahibi olan, okulu bitiren kişi o sonsuz mutluluğu yakalayamaz. biz bir şeylere sahip olma yolunda gitmeyi seviyoruz, dolu ve işlevsel olma hissiyatına güvenerek yaşamayı. yolun sonuna ihtiyacımız olmadığını gördüğümüzde ise, gerçekten çok şeye sahip olacağız. çünkü biz yolun kendisini seviyoruz.
kekelemeseydi bunları söyleyecekti fakat yalnızca dedi ki: ben sanırım böyle biriyim.
o bir müzisyendi ve amacı ünlü olmak değildi, para kazanmak da. amacı sanattı, yalnızca şu anki güzelliği sonraki ana da taşımak. o yaşlı ve bilgeydi, güzel hikayeleri vardı. cümleler söylenmiş olduklarından dolayı değil, söyleyecekleri olduğu için varlardır. hikayeler yaşanmamış olsa bile anlatmak onları dinlenesi kılar, artık gerçektir. fakat siz oturmuş bir yaşlıdan hikayeler dinlerken dünyanın en ilginç hikayesi şu an kapının dışında olabilir ve onu kaçırmış olabilirsiniz. dünyanın en ilginç hikayesine kimse şahit olmasa, dünyanın en ilginç hikayesi o kadar da ilginç olmayan başka bir hikaye olurdu, böylece o anlatılagelirdi. işte bu yüzden dışarı çıkın ve yaşayın derdi ihtiyar, eğer kekelemeseydi.
bu yüzden yalnızca sustu.
tavandaki büyük, gösterişli avize parçalara ayrıldı ve yerlere kum gibi saçıldı. içindeki ışık üzgünce bir siyaha döndü, etraf loş kaldı. bir sinek kanat çırpmayı bıraktı ve kavisli bir şekilde alçalarak ahşap zemine çakıldı. renkler dondu, gözlerdeki parıltılar söndü. her şey siyah beyazdı. bu yalnızca tek bir andı.
o an bilge adamın karşısında hayat tüm kırılganlığıyla parçalara ayrıldı. derler ki her erkeğin içinde bir küçük çocuk yatar. hayatın kırılganlığı, o çocuğun kırılganlığını yansıtıyordu. adamın bilgeliği, onun hatalarını yansıtıyordu.
o tek bir an suratlarımız dondu ve sahte gülümsemelerimiz ölümsüzleşti. yalanlarımız zamanın olmadığı sonsuzluğa karıştı. derinlere gömülmüş, paylaşılmayan tüm mutsuzluklarımız ebediyen bizimle kalabilirdi. o tek bir gerçek an, eğer sonsuza kadar sürseydi.
renkler canlandı. avizenin kum gibi ufalanmış her bir parçası ait olduğu diğerini buldu. kırgın çocuk gizlendi ve bilge göründü. bilmeyenler için hayat aktı, yalanlar ve sahte suratlar gizlendiğini sanarak gülümsemeye devam etti. bilge artık daha da bilgeydi fakat, o hala aynı çocuktu, öyle kalacaktı.
kekelemeseydi bunları söyleyecekti fakat yalnızca dedi ki: ben sanırım böyle biriyim.
o bir müzisyendi ve amacı ünlü olmak değildi, para kazanmak da. amacı sanattı, yalnızca şu anki güzelliği sonraki ana da taşımak. o yaşlı ve bilgeydi, güzel hikayeleri vardı. cümleler söylenmiş olduklarından dolayı değil, söyleyecekleri olduğu için varlardır. hikayeler yaşanmamış olsa bile anlatmak onları dinlenesi kılar, artık gerçektir. fakat siz oturmuş bir yaşlıdan hikayeler dinlerken dünyanın en ilginç hikayesi şu an kapının dışında olabilir ve onu kaçırmış olabilirsiniz. dünyanın en ilginç hikayesine kimse şahit olmasa, dünyanın en ilginç hikayesi o kadar da ilginç olmayan başka bir hikaye olurdu, böylece o anlatılagelirdi. işte bu yüzden dışarı çıkın ve yaşayın derdi ihtiyar, eğer kekelemeseydi.
bu yüzden yalnızca sustu.
tavandaki büyük, gösterişli avize parçalara ayrıldı ve yerlere kum gibi saçıldı. içindeki ışık üzgünce bir siyaha döndü, etraf loş kaldı. bir sinek kanat çırpmayı bıraktı ve kavisli bir şekilde alçalarak ahşap zemine çakıldı. renkler dondu, gözlerdeki parıltılar söndü. her şey siyah beyazdı. bu yalnızca tek bir andı.
o an bilge adamın karşısında hayat tüm kırılganlığıyla parçalara ayrıldı. derler ki her erkeğin içinde bir küçük çocuk yatar. hayatın kırılganlığı, o çocuğun kırılganlığını yansıtıyordu. adamın bilgeliği, onun hatalarını yansıtıyordu.
o tek bir an suratlarımız dondu ve sahte gülümsemelerimiz ölümsüzleşti. yalanlarımız zamanın olmadığı sonsuzluğa karıştı. derinlere gömülmüş, paylaşılmayan tüm mutsuzluklarımız ebediyen bizimle kalabilirdi. o tek bir gerçek an, eğer sonsuza kadar sürseydi.
renkler canlandı. avizenin kum gibi ufalanmış her bir parçası ait olduğu diğerini buldu. kırgın çocuk gizlendi ve bilge göründü. bilmeyenler için hayat aktı, yalanlar ve sahte suratlar gizlendiğini sanarak gülümsemeye devam etti. bilge artık daha da bilgeydi fakat, o hala aynı çocuktu, öyle kalacaktı.
23 Ağustos 2011 Salı
pablo neruda
yavaş yavaş ölürler
seyahat etmeyenler.
yavaş yavaş ölürler
okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.
yavaş yavaş ölürler
alışkanlıklarına esir olanlar,
her gün aynı yolları yürüyenler,
ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile
girmeyenler,
bir yabancı ile konuşmayanlar.
yavaş yavaş ölürler
heyecanlardan kaçınanlar,
tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar.
yavaş yavaş ölürler
aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına
çıkmamış olanlar
seyahat etmeyenler.
yavaş yavaş ölürler
okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.
yavaş yavaş ölürler
alışkanlıklarına esir olanlar,
her gün aynı yolları yürüyenler,
ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile
girmeyenler,
bir yabancı ile konuşmayanlar.
yavaş yavaş ölürler
heyecanlardan kaçınanlar,
tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar.
yavaş yavaş ölürler
aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına
çıkmamış olanlar
20 Nisan 2011 Çarşamba
yolda
''sonra kolumu kavrayarak kan ter içinde fısıldamaya başladı: 'şimdi şu öndekilere iyice bir bak.. endişeleri var; milleri sayıyorlar, bu gece nerede uyuyacaklarını, benzine ne kadar para gideceğini, havanın nasıl olacağını, oraya nasıl varacaklarını düşünüyorlar... ve her halükarda bir şekilde varacaklar oraya, görüyorsun ya. ama endişelenmeleri gerekiyor; kurulu, yerleşmiş ve kanıtlanmış bir endişeye tutunmadıkça ruhları huzur bulamaz; bulduktan sonra da bu hallerine uyacak yüz ifadeleri takınırlar ki, bu ifade de, anlıyorsun ya, mutsuzluktur: bu, endişenin hatta haysiyetin bile sahte, gerçekten sahte bir ifadesidir ve onca zaman boyunca bu gerçeğin de onların yanından uçup gittiğini bilirler ve bu da onları sonsuza dek endişelendirir. dinle! dinle! 'eee şimdi' diye başladı taklide, 'bilemiyorum, o istasyondan almasak mı benzini; geçenlerde bir petrol dergisinde bu tip benzinin çok çamurlu olduğunu okudum, hatta birisi de bana içinde AHMAKLIK olduğunu söyledi; bilemiyorum yaaaani, pek alasım da yok zaten... bunlara kafa yormalısın adamım, bunlara' anlamam için deli gibi kaburgalarımı dürtüyordu. anlamak için elimden geleni yapmaya çalıştım. ding, dong, arka koltuktan ' evet evet evet' ten başka bir şey duyulmuyordu ve öndeki insanlar korkuyla yüzlerini buruşturuyorlar ve seyahat acentesi'nden bizi hiç almamış olmayı diliyorlardı.''
1 Nisan 2011 Cuma
trahim günü, 1796
"trahim günü rovno'nun salını çeken atın gıdığına yapışan özellikle baş belası bir sinek, hassas kısrağın şaha kalkarak tarla emekçisi kuklasını brod'a (nehir) atmasına yol açmıştır. güçlü kuvvetli erkeklerin sırılsıklam kuklayı sudan çıkarması sırasında geçit töreni otuz küsür dakikalık bir gecikmeye uğramıştır. suçlu sinek kimliği belirsiz bir öğrencinin sinekliği tarafından yakalanmıştır. ibret olmasının gereğini bilen çocuk, sineği ezmek için yumruğunu kaldırmış ancak yumruk inişe geçtiği sırada sinek uçmayıp kanatlarını titretmiştir. hassas çocuk, yaşamın kırılganlığı altında ezilerek sineği serbest bırakmıştır. aynı şekilde ezilen sinek müteşekkirlikten vefat etmiştir. ibret olmuştur."
22 Şubat 2011 Salı
liz vicious - fucking for virginity
duvarları tırtıklayıp duruyor. son üç saattir bunu yapıyordu, sonra onu sorguya aldılar. daha önceleri polislere bir avukat istemediğini söylemişti. düşüncesine göre bir kez yardım aldıktan sonra kendi başına ayakta kalamazdı. bu yüzden sorgu odasına girdi, bir süre dayak yedi, sonraları ailesini arayıp biraz ağlanması için fırsata sahip oldu. fakat bunu yapmadı ve hücresine geri döndü. tutuklu raymond k. yakışıklı biriydi. elleri ve yüzü güzel sarışın bir çocuktu, bunun yanında duruşuyla sert biri olmaktan taviz vermezdi. bu güne dek istediğini elde etmiş ve bundan hep yakınmıştı, onu arzulayan kızları arzulamıyor, sahip olduğu lükslerle ilgilenmiyor, altından kalkabileceği her işi reddediyordu. raymond k. sevişirken gerçekten zevk almak istediği için şimdi duvar tırtıklıyor. zevk almasının tek yolu onu istemeyen biriyle birlikte olmaktı.
o arkadaşlarının düşüncesine göre gerçek bir hayvandı. fakat bazı insanlar vardır itici bir şey yaptıklarında dahi kendisine yakışanı yapmış olurlar. onun yaptıkları, cezalandırılan küçük bir çocuğun sevimli yönü gibi görülür ve raymond k. böylece olduğu gibi kabullenilirdi. şimdi yardım istemiyordu çünkü daha önce kimseye yardım etmemişti, daha önce birine yardım etmemişti çünkü yardım severlik güdüsünün yardıma muhtaç kalma korkusundan geldiğini düşünürdü. eğer böyle olmasa bile onun dünyası için gerçekti. onun dünyasına girdiğinizde sizin için de gerçek olurdu. yakından tanıdığınız kim olursa olsun size bildiğinizden farklı bir dünya sunacaktır. kuralın, kanunun her türlüsü hayatta, kağıtta durduğu gibi durmaz. böylece herkes kendi doğrularıyla kendine bir dünya kurar. o kendini haklı çıkarmak için derdi ki: işte bu yüzden fakirleri en çok doyuranlar açlık içinde büyümüşlerdir.
bundan birkaç gün sonra k. serbest kaldığında duyulan haberler şu yöndeydi: kız suçlamasını kendi arzusuyla geri çekmişti. kızın çevresinde konuşulduğuna göre raymond k. elbette bir tecavüzcüydü fakat kızla ilişkiye girdikten sonra ona birkaç damla gözyaşı dökerek durumunu anlatması ve kızın daha önceden de yakından tanıyor olduğu k. ya karşı öfke duymaması onu insanların gözünde karizmatik bir suçlu yapmıştı. ona karşı tavır alınması gerektiği için tavır alınıyor, o içten içe yabancılık ve merak duygusuyla arzulanıyordu. böyle birinin ağladığını görmek sert bir duygu olmalı ki kız da etkilenmişti. bundan aylar sonra ise kendini k. yı düşünmekten alıkoyamaz oldu. olayı onun da durumunu düşünerek değerlendirmeye çalışıyor, onu kendi kafasında tekrar tekrar aklıyordu. bunun için utanıyor, suçluluk duyuyor ve zaman zaman kendinden tiksiniyordu. fakat yine de yapıyordu, hissettiği iğrenme duygusu ona engel olmuyordu. sonraları raymond k. ile yalnızca bir kereliğine görüşmeye karar verdi.
k. sandalyesine oturdu, ve kıza bir hikaye anlatmaya başladı. dedi ki: evde güzel çiçekler vardı, fakat onları otuz kırk liraya satın alabilirdin. bu yüzden bir parka gittim, kurak toprağın kıyısında kalmış solgun birkaç parça yaprak gördüm. parkın her yanına ekilmiş süs bitkilerine benzemiyordu, bu yüzden onu söktüm ve kendi saksıma aldım. eve götürüp kendimce beslemeye başladım. aradan aylar geçtiğinde ilk çiçeğini açtığını gördüm. sarı, hayatımda gördüğüm en sıradan ve çekici olmayan çiçekti, fakat onu sevmiştim. bu yüzden anneme sordum: anne, onun için en iyi ne yapabilirim? annem git ve onu doğasına bırak dedi. böylece bir gün annemle evden çıktık, onu dağın eteklerine, insanların pek geçmediği yerlerden birine ekmek istemiştim, sahip olabileceği en el değmemiş ve doğal yerlere. beraber ektik onu, ardından aylarca görmedim. sonraları bir gün sadece aklıma estiği için tekrar görmeye gittim. ölmüştü. o an anladım ki belki parkta kaldığı kuytu köşede asla çiçek açamayacaktı fakat onu yerinden söküp aldığım an hayatı için çok geçti.
o arkadaşlarının düşüncesine göre gerçek bir hayvandı. fakat bazı insanlar vardır itici bir şey yaptıklarında dahi kendisine yakışanı yapmış olurlar. onun yaptıkları, cezalandırılan küçük bir çocuğun sevimli yönü gibi görülür ve raymond k. böylece olduğu gibi kabullenilirdi. şimdi yardım istemiyordu çünkü daha önce kimseye yardım etmemişti, daha önce birine yardım etmemişti çünkü yardım severlik güdüsünün yardıma muhtaç kalma korkusundan geldiğini düşünürdü. eğer böyle olmasa bile onun dünyası için gerçekti. onun dünyasına girdiğinizde sizin için de gerçek olurdu. yakından tanıdığınız kim olursa olsun size bildiğinizden farklı bir dünya sunacaktır. kuralın, kanunun her türlüsü hayatta, kağıtta durduğu gibi durmaz. böylece herkes kendi doğrularıyla kendine bir dünya kurar. o kendini haklı çıkarmak için derdi ki: işte bu yüzden fakirleri en çok doyuranlar açlık içinde büyümüşlerdir.
bundan birkaç gün sonra k. serbest kaldığında duyulan haberler şu yöndeydi: kız suçlamasını kendi arzusuyla geri çekmişti. kızın çevresinde konuşulduğuna göre raymond k. elbette bir tecavüzcüydü fakat kızla ilişkiye girdikten sonra ona birkaç damla gözyaşı dökerek durumunu anlatması ve kızın daha önceden de yakından tanıyor olduğu k. ya karşı öfke duymaması onu insanların gözünde karizmatik bir suçlu yapmıştı. ona karşı tavır alınması gerektiği için tavır alınıyor, o içten içe yabancılık ve merak duygusuyla arzulanıyordu. böyle birinin ağladığını görmek sert bir duygu olmalı ki kız da etkilenmişti. bundan aylar sonra ise kendini k. yı düşünmekten alıkoyamaz oldu. olayı onun da durumunu düşünerek değerlendirmeye çalışıyor, onu kendi kafasında tekrar tekrar aklıyordu. bunun için utanıyor, suçluluk duyuyor ve zaman zaman kendinden tiksiniyordu. fakat yine de yapıyordu, hissettiği iğrenme duygusu ona engel olmuyordu. sonraları raymond k. ile yalnızca bir kereliğine görüşmeye karar verdi.
k. sandalyesine oturdu, ve kıza bir hikaye anlatmaya başladı. dedi ki: evde güzel çiçekler vardı, fakat onları otuz kırk liraya satın alabilirdin. bu yüzden bir parka gittim, kurak toprağın kıyısında kalmış solgun birkaç parça yaprak gördüm. parkın her yanına ekilmiş süs bitkilerine benzemiyordu, bu yüzden onu söktüm ve kendi saksıma aldım. eve götürüp kendimce beslemeye başladım. aradan aylar geçtiğinde ilk çiçeğini açtığını gördüm. sarı, hayatımda gördüğüm en sıradan ve çekici olmayan çiçekti, fakat onu sevmiştim. bu yüzden anneme sordum: anne, onun için en iyi ne yapabilirim? annem git ve onu doğasına bırak dedi. böylece bir gün annemle evden çıktık, onu dağın eteklerine, insanların pek geçmediği yerlerden birine ekmek istemiştim, sahip olabileceği en el değmemiş ve doğal yerlere. beraber ektik onu, ardından aylarca görmedim. sonraları bir gün sadece aklıma estiği için tekrar görmeye gittim. ölmüştü. o an anladım ki belki parkta kaldığı kuytu köşede asla çiçek açamayacaktı fakat onu yerinden söküp aldığım an hayatı için çok geçti.
8 Ocak 2011 Cumartesi
ariel rebel
uyandı. başı, dizlerinden bükülmüş ve yukarıda kalan kısmı suyun dışına çıkmış kalın bacaklarına dönüktü. yüzündeki sıcak havluyu kaldırıp küvetten çıktı. aynaya baktı. görünüşüyle gurur duyuyordu. iyi ki böyle biriyim diye düşündü. uzun boylu ve esmerdi. çene kemikleri çıkıktı, saçlarını kısa kestirdiğinde surat şekli karemsi olurdu. kirli sakallarının kaşıntı yapmasına daha birkaç günü vardı. çevresindeki insanlara otoritesini kullanarak boyun eğdirebilirdi. bornozunu üzerine geçirdi ve akşam saatlerini günlük işlerini yaparak geçirdi. karanlık çöktüğünde uyudu, o düzenli şekilde yatıp kalkan biriydi.
sabah geç uyandı. aynada tekrar kendine baktı. kafasının üst kısmı geniş, alnı açıktı. kısa boylu ve pek de formda olmadığı aşikardı. kendi kendine dedi ki ergenlik dönemlerimde kötü alışkanlıklarım olmasaydı ve zamanlıca yatıp kalksaydım hayatım boyunca böyle biri olarak yaşamak zorunda kalmazdım. bu güne kadar görüntüsü yüzünden ciddiye alınmamış olma fikri onu devamlı rahatsız ediyordu. fakat şunun farkında değildi ki: bu adam bir gün önce tanrı tarafından cömert davranılmış ve güçlü biriydi.
sabah geç uyandı. aynada tekrar kendine baktı. kafasının üst kısmı geniş, alnı açıktı. kısa boylu ve pek de formda olmadığı aşikardı. kendi kendine dedi ki ergenlik dönemlerimde kötü alışkanlıklarım olmasaydı ve zamanlıca yatıp kalksaydım hayatım boyunca böyle biri olarak yaşamak zorunda kalmazdım. bu güne kadar görüntüsü yüzünden ciddiye alınmamış olma fikri onu devamlı rahatsız ediyordu. fakat şunun farkında değildi ki: bu adam bir gün önce tanrı tarafından cömert davranılmış ve güçlü biriydi.
en zor kısmı
onun babası tek bacağı olmayan biriydi. dediğine göre adam ayakkabı dolabında çocuk yaşından beri aldığı tüm ayakkabıların sağ tekini saklıyormuş. ev içinde kimse o dolabı kurcalamazmış. onunla tanıştığımda adam balıktan dönüyordu. bense aşk acısı çekiyordum.
biraz alkol ve muhabbetten sonra dedi ki: acı hissi sahip olduklarının kefaretidir. acıyacak bir şeye sahip olup olmamak şu an meselemiz. o adamın kaç yıldır sağ bacağı için için bilek burkulmasından ya da romatizmalarında yakınamadığını bilemezsiniz -dolaptaki en küçük ayakkabı 32 numaraymış dostumun kulağıma fısıldadığına göre- işte o zamanlardan falan beri.
kulağıma fısıldayan bu hafif saf çocuğun burnu kemerli ve kulaklarından daha büyük. tıpkı anne ve babasının da olduğu gibi. bense babyface dedikleri tatlı çocuklardanım. belirgin ve düzgün hatlar, gamzeler, bembeyaz dişler, ben işte bunlara sahibim. onlardan büyük eksiğimi görüyorum, -söylediğim en aptalca şeye bile gülen çaresiz kızlar hayatımda hep olacak- oysa bu topal adam, gerçekten bir şeylere sahip olmuş. ne anlattığımı görüyor musunuz?
karşımdaki topal adama ben de dikkat çekici şeyler söylemek istedim, yaşıma rağmen aşık atmak, ağırlık sahibi olmak, felsefe yapmak istedim. fakat birden, bu çabam çok çocukça geldi, ondan eksiğimi kabullendim ve sustum. görülen o ki sahip olduğum fazladan her şey yürüdüğüm yolda beni biraz daha yoracak. o ise koltuğunca bilgece susuyordu. ben de susuyordum, sıradan.
bilge adam değerli biriydi çünkü kendini pazarlama çabası yoktu, eğer bunu yapsa beş para etmezdi.
sonra iyice sarhoş oldum ve eski sevgilimi aradım. biraz ağlandım falan işte. herhangi bir beklentim olduğundan değil, bunu arsızca yapmaktan hoşlanıyorum.
biraz alkol ve muhabbetten sonra dedi ki: acı hissi sahip olduklarının kefaretidir. acıyacak bir şeye sahip olup olmamak şu an meselemiz. o adamın kaç yıldır sağ bacağı için için bilek burkulmasından ya da romatizmalarında yakınamadığını bilemezsiniz -dolaptaki en küçük ayakkabı 32 numaraymış dostumun kulağıma fısıldadığına göre- işte o zamanlardan falan beri.
kulağıma fısıldayan bu hafif saf çocuğun burnu kemerli ve kulaklarından daha büyük. tıpkı anne ve babasının da olduğu gibi. bense babyface dedikleri tatlı çocuklardanım. belirgin ve düzgün hatlar, gamzeler, bembeyaz dişler, ben işte bunlara sahibim. onlardan büyük eksiğimi görüyorum, -söylediğim en aptalca şeye bile gülen çaresiz kızlar hayatımda hep olacak- oysa bu topal adam, gerçekten bir şeylere sahip olmuş. ne anlattığımı görüyor musunuz?
karşımdaki topal adama ben de dikkat çekici şeyler söylemek istedim, yaşıma rağmen aşık atmak, ağırlık sahibi olmak, felsefe yapmak istedim. fakat birden, bu çabam çok çocukça geldi, ondan eksiğimi kabullendim ve sustum. görülen o ki sahip olduğum fazladan her şey yürüdüğüm yolda beni biraz daha yoracak. o ise koltuğunca bilgece susuyordu. ben de susuyordum, sıradan.
bilge adam değerli biriydi çünkü kendini pazarlama çabası yoktu, eğer bunu yapsa beş para etmezdi.
sonra iyice sarhoş oldum ve eski sevgilimi aradım. biraz ağlandım falan işte. herhangi bir beklentim olduğundan değil, bunu arsızca yapmaktan hoşlanıyorum.
27 Aralık 2010 Pazartesi
başka bişeyler
bazen sevdiğin insanlar için onları terketmen gerekir. bunu sevdiğin insan seni terkettiğinde anlarsın. eğer seni terketmemiş olsaydı her adını duyduğunda tekrar aynı şeyi hisseder miydin? bazen birini sevmen için seni terkedebilmiş olması gerekir. o an gözünde mükemmelliğe ulaşır ve bu hastalıklı hissi yaşadığın her an ona layık olur.
lanet olsun bunların hepsi yine nerden mi çıktı, feysbuktan eski sevgilimin birlikte olduğumuz zamanlara ait resimlerine baktım. bazı şeyleri nasıl geri döndüremeyeceğimi anlamaya başlıyorum -buna yaşlanmak mı diyorsunuz, yanlış. olgunlaşmak olmalı- artık herkes çok farklı yerlerde, çok başka hayatlar yaşıyor. birinin resimlerine bakıyor ve ona hatıralarınızı yükleyip kendinizce yeni bir kişi olarak tanımlıyorsunuz. bu aciz bir halde, hayali yeni dünya kurma çabasından ibaret. baktığınız kişi artık gördüğünüz kişi değil.
eh işte sonra yatıp biraz uyudum.
lanet olsun bunların hepsi yine nerden mi çıktı, feysbuktan eski sevgilimin birlikte olduğumuz zamanlara ait resimlerine baktım. bazı şeyleri nasıl geri döndüremeyeceğimi anlamaya başlıyorum -buna yaşlanmak mı diyorsunuz, yanlış. olgunlaşmak olmalı- artık herkes çok farklı yerlerde, çok başka hayatlar yaşıyor. birinin resimlerine bakıyor ve ona hatıralarınızı yükleyip kendinizce yeni bir kişi olarak tanımlıyorsunuz. bu aciz bir halde, hayali yeni dünya kurma çabasından ibaret. baktığınız kişi artık gördüğünüz kişi değil.
eh işte sonra yatıp biraz uyudum.
14 Aralık 2010 Salı
ne başlığı
sınıfta sevilen bir çocuktu. enine çizgili, çok renkli tişörtler giyerdi. ufak tefek, komik ve iyi biriydi. böceklerin kol gezdiği saatlerde uyanır ve capcanlı olurdu. ders saati geldiğinde, böcekler yuvaya dönüyordu -kimisi ölü olarak, bir başka yuvaya-. onun yeri boştu, fakat şu bilinirdi ki hep klimanın altına otururdu -bu yüzden yeri gelmeyeceği kesinleşene kadar boş kalırdı.- oysa soğuk bir sınıfın en güzel yeri klimanın karşısıdır. evet, ben o gün de oraya oturdum. klima sıcak estiğinde ise, uyanık kalmayı asla başaramam.
esneyen insanların uyukladığı bir yanılgıdır. esneme isteği, uyanık kalmak için beyne yüksek miktarda oksijen yollamaktan gelir. o sıraya oturduktan sonra, yemin ederim bir kez bile esnemedim.
o gün yabancı bir yuvaya giren, bir avcıydı -tabi ki böceklerden bahsediyorum-, o gece avcı, daha iyi bir avcıyla karşılaştı.
uyandığımda -seninle göz göze geldim- sanırsam sırayla bir şeyler okuyor olmalısınız, sıra komik çocuğa gelmişti. o ise ben uyurken gelmiş olmalıydı ve tam karşımda, her zamanki yerinde oturuyordu. kitabı yoktu, bu yüzden 'özür dilerim.' dedi.'bu gün evden gelmiyorum.' gözlerinin altı şişmişti ve eminim ağzı kahve, üzeri alkol kokuyordur. bu gün diğer günler gibi komik olduğu söylenemezdi. ben uyanmadan önce -iddiaya girerim- kızların yarısı neyin var diye sormuştur. o sevilirdi.
'sizi benimle birlikte bir süreliğine dışarı almak zorundayım.' dedi okutman. o sırasından yavaşça -durumu algılamaya çalışır gibi- kalkarken sana baktı. onu gördün ve başını diğer yöne çevirdin.
avcı ağlarını örmüş ve görünmeyen köşesine çekilmişti. bir titreşim için bekliyordu. bu her gün olurdu ve olanların hiçbir sebebi yoktu, bu sadece bir döngüydü. o gün ise, yine ağ titreşti. rüzgar esiyor gibi değil de, bir canlı çırpınıyor gibi.
oysa o gün, bunun sebebi olağan şekilde ağa yakalanmış bir av değildi. portia örümceğiyle tanışın.
okutman kapıyı kapadığı zaman çocuğa kitabının nerede olduğunu sordu. 'evde.' dedi çocuk. 'eğer bir sakıncası varsa dersinizden çıkabilirim, sorun olmadığını düşünmüştüm.' diye ekledi. okutman ona öğrenci kartını sorduğu an, kart yatağının üzerindeki çantasının içindeydi. ardından şu cümleyi duydu 'kartınız olmadığı sürece gerçek adınızı ve bir öğrenci olup olmadığınızı nasıl bilebilirim.' çocuk şaşırmıştı, bir anlığına okutmanın dersi böldüğü ve espriler yaptığı için onu sevmeyebileceğini düşündü. oysa dostları onu severdi ve bu güne kadar okutman da aksi bir tavır sergilememişti. gün boyu kendini içine kapanık, yanılgıya düşmüş hissedecekti. o herkesle iyi anlaşan biri olduğunu düşünür ve bu özelliğini severdi. özür dileyerek okutmanı derse girmeye terk etti, koridorda yürümeye başladı. onu şaşırtan şey, okutmanın ardından yetişip koluna girmiş ve onu yürümesini engelliyor oluşuydu. dedi ki ' kitabınız bence büyük bir sorun değil fakat üzgünüm, bana söylenenlerin -kuralların- gerektirdiği üzere, sizi disiplin kuruluna vermek zorundayım,.'
çocuk disiplin kurulunun toplanacağı güne dek okula adımını atmadı. suçunun ne olduğunu -bunun neden büyük bir suç olduğunu- tam anlamıyla kavrayamamıştı ve insanlara bunu açıklayamamaktan korkuyordu. eğer suçu gerçekten ağırsa, işlediği kişilerin -sınıftaki arkadaşları ve okutmanları- nasıl yüzüne bakardı. sadece kurul önüne çıkacağı gün -ki o gün gelmişti- okula adımını atacaktı. evden dışarı çıktığında kafası karmakarışıktı, ne yapması gerektiğini bilmez haldeydi.
portia örümceği avını -başka bir örümcek- gözüne kestirir. ardından avının ağına gelir, onu aralıklarla sarsar -ta ki avcı deliğinden çıkana dek- ve üzerine atlayarak onu kendine akşam yemeği yapar. o gece olanlar da farklı şeyler değildi ve avcı bu şekilde yabancı bir delikten içeri süzüldü, ölü bir halde.
çocuk içeri çağırıldığında kurula fısıldaşmalar hakimdi. ardından okutmanı görmediği bir yerden çıkıp kurulun en sağındaki orta yaşlı -görünüşüne bakılırsa dul olduğu aşikardı- kadına bir kaç kelime fısıldadı. o sözler tüm kurul arasında kulaktan kulağa dolaştı, ardından bir sessizlik oldu. içlerinden en gençleri olan, top sakallı adam konuştu.
'sizi davraşınızın karşılığı olarak, okulumuzdan uzaklaştırmamız gerekli, fakat yaşınızın gençliğinden dolayı insiyatifimizi kullanıyoruz ve kaydınızı aldırmanızı rica ediyoruz. bunun için bir hafta süreniz var, bu süreyi değerlendirmediğiniz takdirde okulumuzdan uzaklaştırılacaksınız. artık dışarı çıkabilirsiniz.'
...
çocuk başına gelecek her şeyden habersin dostunun evinde uyandığı gün neşeliydi -her günkü gibi- ve dışarı ilk adımını attığında, portia örümceği henüz ona yemek olmamış avcıyla birlikte toprağın bir parçası oldu, renksiz sonsuzluğa karıştı, bacakları gövdesine gömüldü ve iç organları bir bütün haline geldikten sonra patladı. tüm bunlar bir saniyenin çok çok küçük bir parçasında oldu, bir anda.
ardından çocuk için bu kötü günler yaşandı.
tüm bunların dünya üzerinde değiştirdiği hiçbir şey olmadı.
sonraki günlerde ben hep klimanın karşısına oturdum ve zaman zaman göz göze geldik seninle, ta ki ben de bir yerlere yok olana dek.
esneyen insanların uyukladığı bir yanılgıdır. esneme isteği, uyanık kalmak için beyne yüksek miktarda oksijen yollamaktan gelir. o sıraya oturduktan sonra, yemin ederim bir kez bile esnemedim.
o gün yabancı bir yuvaya giren, bir avcıydı -tabi ki böceklerden bahsediyorum-, o gece avcı, daha iyi bir avcıyla karşılaştı.
uyandığımda -seninle göz göze geldim- sanırsam sırayla bir şeyler okuyor olmalısınız, sıra komik çocuğa gelmişti. o ise ben uyurken gelmiş olmalıydı ve tam karşımda, her zamanki yerinde oturuyordu. kitabı yoktu, bu yüzden 'özür dilerim.' dedi.'bu gün evden gelmiyorum.' gözlerinin altı şişmişti ve eminim ağzı kahve, üzeri alkol kokuyordur. bu gün diğer günler gibi komik olduğu söylenemezdi. ben uyanmadan önce -iddiaya girerim- kızların yarısı neyin var diye sormuştur. o sevilirdi.
'sizi benimle birlikte bir süreliğine dışarı almak zorundayım.' dedi okutman. o sırasından yavaşça -durumu algılamaya çalışır gibi- kalkarken sana baktı. onu gördün ve başını diğer yöne çevirdin.
avcı ağlarını örmüş ve görünmeyen köşesine çekilmişti. bir titreşim için bekliyordu. bu her gün olurdu ve olanların hiçbir sebebi yoktu, bu sadece bir döngüydü. o gün ise, yine ağ titreşti. rüzgar esiyor gibi değil de, bir canlı çırpınıyor gibi.
oysa o gün, bunun sebebi olağan şekilde ağa yakalanmış bir av değildi. portia örümceğiyle tanışın.
okutman kapıyı kapadığı zaman çocuğa kitabının nerede olduğunu sordu. 'evde.' dedi çocuk. 'eğer bir sakıncası varsa dersinizden çıkabilirim, sorun olmadığını düşünmüştüm.' diye ekledi. okutman ona öğrenci kartını sorduğu an, kart yatağının üzerindeki çantasının içindeydi. ardından şu cümleyi duydu 'kartınız olmadığı sürece gerçek adınızı ve bir öğrenci olup olmadığınızı nasıl bilebilirim.' çocuk şaşırmıştı, bir anlığına okutmanın dersi böldüğü ve espriler yaptığı için onu sevmeyebileceğini düşündü. oysa dostları onu severdi ve bu güne kadar okutman da aksi bir tavır sergilememişti. gün boyu kendini içine kapanık, yanılgıya düşmüş hissedecekti. o herkesle iyi anlaşan biri olduğunu düşünür ve bu özelliğini severdi. özür dileyerek okutmanı derse girmeye terk etti, koridorda yürümeye başladı. onu şaşırtan şey, okutmanın ardından yetişip koluna girmiş ve onu yürümesini engelliyor oluşuydu. dedi ki ' kitabınız bence büyük bir sorun değil fakat üzgünüm, bana söylenenlerin -kuralların- gerektirdiği üzere, sizi disiplin kuruluna vermek zorundayım,.'
çocuk disiplin kurulunun toplanacağı güne dek okula adımını atmadı. suçunun ne olduğunu -bunun neden büyük bir suç olduğunu- tam anlamıyla kavrayamamıştı ve insanlara bunu açıklayamamaktan korkuyordu. eğer suçu gerçekten ağırsa, işlediği kişilerin -sınıftaki arkadaşları ve okutmanları- nasıl yüzüne bakardı. sadece kurul önüne çıkacağı gün -ki o gün gelmişti- okula adımını atacaktı. evden dışarı çıktığında kafası karmakarışıktı, ne yapması gerektiğini bilmez haldeydi.
portia örümceği avını -başka bir örümcek- gözüne kestirir. ardından avının ağına gelir, onu aralıklarla sarsar -ta ki avcı deliğinden çıkana dek- ve üzerine atlayarak onu kendine akşam yemeği yapar. o gece olanlar da farklı şeyler değildi ve avcı bu şekilde yabancı bir delikten içeri süzüldü, ölü bir halde.
çocuk içeri çağırıldığında kurula fısıldaşmalar hakimdi. ardından okutmanı görmediği bir yerden çıkıp kurulun en sağındaki orta yaşlı -görünüşüne bakılırsa dul olduğu aşikardı- kadına bir kaç kelime fısıldadı. o sözler tüm kurul arasında kulaktan kulağa dolaştı, ardından bir sessizlik oldu. içlerinden en gençleri olan, top sakallı adam konuştu.
'sizi davraşınızın karşılığı olarak, okulumuzdan uzaklaştırmamız gerekli, fakat yaşınızın gençliğinden dolayı insiyatifimizi kullanıyoruz ve kaydınızı aldırmanızı rica ediyoruz. bunun için bir hafta süreniz var, bu süreyi değerlendirmediğiniz takdirde okulumuzdan uzaklaştırılacaksınız. artık dışarı çıkabilirsiniz.'
...
çocuk başına gelecek her şeyden habersin dostunun evinde uyandığı gün neşeliydi -her günkü gibi- ve dışarı ilk adımını attığında, portia örümceği henüz ona yemek olmamış avcıyla birlikte toprağın bir parçası oldu, renksiz sonsuzluğa karıştı, bacakları gövdesine gömüldü ve iç organları bir bütün haline geldikten sonra patladı. tüm bunlar bir saniyenin çok çok küçük bir parçasında oldu, bir anda.
ardından çocuk için bu kötü günler yaşandı.
tüm bunların dünya üzerinde değiştirdiği hiçbir şey olmadı.
sonraki günlerde ben hep klimanın karşısına oturdum ve zaman zaman göz göze geldik seninle, ta ki ben de bir yerlere yok olana dek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)