ibne bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ibne bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2009 Perşembe

kaybolmuyorsun, kendini buluyorsun...?!?

mis gibi plastik kokan bir enjeksiyon atölyesindesin, mis gibi yanmış ve erimiş plastik....

her taraf biraz daha kanserojen..

biz binalarda kullanılan, betonun radyoaktif radon gazı yaydığını anlatmaya çalışırken; insanlar
plastiği eritip şekil veriyorlar...

hani bi ara moda şeklinde geziyordu ya etrafta söylenti olarak: "plastik kaplara sıcak bir şey koymayın,kanserojen oluyor" diye; onun menbağına gidiyorsun, bir bakıyorsun ki: "sıcak plastik mi; mmhhh dadındanyinmez" modunda gezen insanlar var...

düşünüyorsun ki; bu insalar kanser olacak... yazık..

hiç te bile. yok öyle birşey. örneğin usta başının gayet üçgen vücutlu onu bunu sikme derdinde olan gayet sağlıklı bi adam olduğunu görüyorsun. adamla iki muhabbet ediyorsun ve sana fabrika içersinde sevmediği insanlardan bahsetmeye başlıyor. bunların arasında sevmediği ve yönetim kadrosundan insanlarda var tabii. ve bu kadın hakkında diyor ki: ben bu kadını sikmedim, ondan böyle oldu, bizi hiç düşünmüyor.. kevaşe..

- e usta bu kadın evli değil mi?

- siktiret onun kocası yurt dışına çıkıyor, çıksın bak nası sikişilir görsün o !

- yapma beea.. sen var ya sen az değilsin haa..

az daha gaz versen adam patlayıp motoru yakacak. ben burada kanserojen bir ortam göremiyorum ki, adam

içerisinde testosteron patlaması yaşıyor ve bunu en güzel biçimde dışarı aktarıyor.

sonra bir sorumlu olarak müdür odasına rapor vermeye gidiyorsun, ve raporları hazırlamak için kendi odanda evrakları düzenlemen gerekiyor. ve tüm bunlar, şeffaflık adına tüm bölmelerin camla yapıldığı bir fabrika içerisinde oluyor, işin acayip yanı benim odamın yanının müdür odası olması.

ben götümü güvene almak adına müdür agresifse rapolamayı daha geç yapmayı tercih ederim. ve bölmelerin cam olması bunu daha da kolaylaştırıyor. raporları hazırlarken arasıra patron oğlu-müdüre göz atıyorsun; ve burda oturmaya başladığından beri adam konuşuyor... karşısında kimse yok.

telefonla konuştuğunu düşünüyorsun, ama biliyorsun ki o adam oturarak telefonla konuşamıyor ve şimdi

oturduğu yerden konuşuyor. -acaba oturmayı öğrenmiş midir? diyorsun..

10 dk sonra bir bakıyorsun, hala konuşuyor ve artık dolaşarak konuşuyor, elleri serbest- sağa sola savruluyor konuşurken, black berry markalı efsane telefonuyla konuşmuyor. acaba bluetooth kulaklık mı? yok hayır...

basbayağı konuşuyor adam işte ne var ki bunda?

elinde raporlar, giriyorsun, ellerini yavaşça aşağı indiriyor bana dönüp: ha sen mi gelmiştin, bakalım raporlara diyor... içimden adımı hatırlıyor musun manyak? diyorum..

--*şşş... adımı hatırlıyor musn? şimdi sakinleş ve sana söylediklerimi yap.. yavaşça koltuğuna otur, ani bir hareket istemiyorum yoksa seni yine uyuşturmak zorunda kalacağım.. aferim aynen böyle.. şimdi yatış ve derin bir nefes al ha? nasıl fikir? artık o bmw 7.60ı da kullanmanı istemiyorum, çünkü bu rezidüel şizofreni durumun sanırım artık sakıncalı bir boyuta ulaştı ha ne dersin? sakın bana aşırı tepki vermeye kalkma yoksa ben de sana katatonik tarafımı göstermek istemiyorum, ve ardından seni, testosteron patlaması yaşayan usta başıyla çiftleştirerek cezalandırmak istemiyorum..

şşşşimdii, sakinleş...--*

- evet, 0119 sicilli işçi, makina arızasından dolayı eksik üretimde bulundu, yarın onu daha fazla çalıştırarak bu açığı telafi edeceğiz... --* ohh mis gibi radyasyonla ve kanserojenlerle de besleyeceğiz.. işte insan evriminin son noktası bu olmalı müdür, besin yok, su yok, havaya bile gerek yok; ver kanserli radyoaktifi doysunlar, radyoaktif yoksa aç kalsınlar... hahaha.. orospu çocuğu işçiler...biz başardık bunu müdür...--*


katatonik ben - ne? ama hani biz... komünizttik eskiden...

- komünizt değil o olum?

katatonik ben - ne skmse skm, nooldu olm sana, ne bu tavırlar?

- sktr et be hacı.. alem deli olmuş..

alem deli olmuş... bana akıl vermiş... müdürler oxford mezunu olmuş, kendi kendine konuşurken mastır yapmış da başımıza geçmiş... usta başları sikmedik karı bırakmamış, adam olan tezgahta işçi olmuş ama beyni yıkanmış, ben arada kalmışım yine.. yine ben arada kalmışım... derdimi kaçı anlamış, kaçı anlamamış... biri varmış dağın başında.. uzaklarda... selam ederim tüm başarılı mizantroplara...

alem göt olmuş...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

ne kafası ?

ne kafası ?

orda hayyam var? hayyamın kafası..

hayyamlar var orda, hayyamlar..

hayyamyamlar...

yamyamlar geliyorlar...

geliyorlarlar...

gazetelerde yazıyor, geliyorlar, hayyamlarlar..

vay hayvanlar.... hayvanlar yazıyorlar:

kaçtı herkes, kimler kaldı burda?

kaç kaç kaç kaç kaç kaç kaç kaç...!!!...

geliyoryoryoryor...

nerelere kaçıyonuz hacı,

hacılar kaçıyor, biz sizi biliyoruz zaten kimler geliyor.. kalanlar çalıyor...

hacılar kaçıyor... hayyamlar geliyor... hayyamyamlar geliyor...

gezetelerde yazıyor.

havyanlar yazıyor....:

yazıyor hayvanlar,

insanlar yozlaşıyor..

yoz yoz oluyor..

kadın niyeti bozmuş hacıya bakıyor, kadınlar artık suda yürüyor...

hacılar mı ne yapıyor? crush, boom, bang... big bang.. cillit bang... naprova çatırtı..


ney..? ne? ...

ne kafası ?

nerelere kaçıyonuz be hacı?

nerelere....


geliyor geliyorlar mı?

kaç kaçıyorlar mı?


ver selam, ver selam.. gidiyorlar...

ya subanallah?

öyle mi?

nasıl ?

bomba var bomba? bomba ihtimali var, yakıt ikmali var, yakıt tankının altında sönük izmaritler var, yangın ihtimali var, kaç kaç kaç kaç kaç kaç kaç.....


gidiyorlar...

ney, gördün mü gidiyorlar?

anlamadınız dimi? anlamayınız?

ben size nutkumda bunu anlattım.. anlamayınız dedim. muhasır medeniyetlerin götüne koyim..

anlayamazsınız beni, uçtum...

kaçtım... kaç kaç kaç kaç...

siz bunu anlamlandırın....

anlayana ev halimi hediye edicem..

en arif halimi.. arif kim be oğlumm..


arif..: bilir kişi babo..

ayakları kokar oğlum arifin..

arife teslim ol, eşkiya olsa der siyasiya.. der siya siya, siya siya der... siya siya...

sia sia... sie sie...

sikke sikke... çalışın köpekler, çalışın... mayınlarınızla gelin patlatın fabrikaları.. gelmeyenlere el bombalarını sokun. şimdi böyle çalışın.. boş zamanlarınızda da misket oynayın, misket bombalarıyla oynayın....

çalışın köpekler, çalışın.. ey türk; 3 öğün çalış, güven... sigortalara güven, fabrikalara; tanrıya güvenme... tanrının sözleşmesi mi var mına koyyim. neyine güvencen?

güven temiz çocuk oğlum, bi sakatlık çıkartmaz...

çıkartırsa sikerim zaten, hurileri bile siktim ben.. hurileri var tanrının, biri hariç hepsini siktim.


yazıyorlar hayvanlar: patlatın fabrikaları, insanlar yozlaşıyor. kurtarın insanları yozlaşmadan. yozlaşmadan kurtarın insanları.. ardından kaçın.. kaç kaç kaç...

nerelere kaçıyonuz gene be..

allah.. lailahe illallah....

çek bi fırt..?

yok be hacı? hacı çek fırt...

nası çekiliyo olum bu? besmeleyle çekiliyo hacım... ya allah...

swıphhh....

ip gibi... kum gibi.... sanki... ellerimden kaçıyorlar... kaçıyorlar ellerimden.. kaç kaç kaç kaç kaç kaç kaç... polis geliyor... kaçmaaaaa..... noolursun kaçma.... yalvarırımm.. (fairuz derin bulut)

kaçmaaaaaaaaaaaaaaaaa...... garanti geliyor... kaskosu var kaçmaaa... kas kos ne lan? öyle saçma şey mi olur? kas kos... neymiş kaskosu varmış...

geliyor hayyam geliyor, elinde şarabı... hayyamlar geliyor, şarabı merlot şarabı...

tadı kırmızı... buz gibi...

hayyamlar şarabı. hayyamyamlar..

öldüren vardı eskiden, köpek öldüren...

bilir misin? çalışsın köpekler...

çalışın köpekpekler. köpek bekler, patron rapor bekler, köpek patron bekler..
çalışın çalışın çalışın... günde 700 parça istiyorum sizden, götüre iş bu.. çalışın köpekler, köpekler rapor bekler...

sürüler, hepsi sürüleri güder, sürüler gider, bildiği yoldan gider, kurda yem olur... sussss...

su... suda yürüyor kadınlar suda... susss.. patron hacı...

şşş, hacı... patron bakçan mı? ateş var mı ateş...? ateş et bakalım, patlatalım cigarayı... patlatalım. patpatlatalım...

pat pat pat?

kimsiniz?


siz kimsiniz? siz....

kimsiniz?

siz var ya siz, kimsiniz? kim nesi kimsiniz? kim ne sikimsiniz?

kibirsizsiniz. kibir istiyorum kibir... kibirsizseniz; kibir sizsiniz...


ateşsizseniz; ateş sizsiniz...

ateş edin, patlatın bombaları... patlayın... çalışın.. çalçalışın... çal çal çalışın...

hayyama alışın, prozactan kaçın, kaçkaçkaçın...

geliyorlarlar...

toplum geliyorlar... eriyorlar... küresel ısınıyorlar.

gazeteler yazıyor: vergileri kaçırıyorlar, küresel ısınıyorlar, çeşitliliği tektipleştiriyorlar, görmüyorlar...

görgörmüyorlar...

gör gör gör müyorlar...

sen gör... sen de gör... çok yaşamasan da olur.... ölsen de olur... hepsi olur..

kaç kaç kaçın yeter...

????

ne kafası bu? kafası neyin kafası?

ne kafası ?


orda hayyam var? hayyamın kafası..

hayyamlar var orda, hayyamlar..

hayyamyamlar...

yamyamlar geliyorlar...

geliyorlarlar...

gazetelerde yazıyor, geliyorlar, hayyamlarlar..

.......

21 Temmuz 2009 Salı

yeni konu başlığı

tekrar gelicem bi aradan, ölmedim fakat yaşadığım da söylenemez...

tahmin ettiğim gibi; elimde öyle güzel anlatılacak olaylar var ki... fikirlerimi doğrulayan...

yem olmadan, kendimdi satmaktan daha az yoruluğum bir gün tekrar dönüp anlatmayı planlıyorum. güneşi farketmiyorum artık, yeşili refüjlerde görüyorum, hep aynı yeşil; sonra eve dönüp uyuyorum... "uy"uyorum şu sıralar, yada hiç olmadığım kadar iki yüzlüyüm... (http://zendust.blogspot.com/2009/06/seni-secmiyorum-pikacu-icinde-patlasn.html)

tüm bunlarla bağlantılı şu an yaptıklarım: (http://zendust.blogspot.com/2009/05/toprak-bazl-yuksek-dozlu-laf-sokucu.html)

test ederek yaşıyorum ve prozac kullanmıyorum... aniden kaçıcam bir gün :)

http://zendust.blogspot.com/2009/05/doktor-merhaba-ben-geldim.html

http://zendust.blogspot.com/2009/04/21900-kere-aynym-aynsn-ayn.html

http://zendust.blogspot.com/2009/03/muhammed-ali-vs-baz-istasyonlar.html

http://zendust.blogspot.com/2009/01/syle-bana-kr-gzm-yalan-m-bunlar.html,


şimdi reklamları izlediniz; yakında gerçek olayları da anlatılacaktır.. sevgiyle kalmayın..

nefret dolun hayata ve isyan çıkartın... referans olarak beni verin torpiliniz olsun.

dönücem, evet!

5 Temmuz 2009 Pazar

hayat insanlarının normları ve torpil olgusu

Hiç hiçbir şeyi bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar.

Hiç hiçbir şeyi görmüyorlar, görmek istemiyorlar.

Şu cahillere bak, dünyanın sahibi onlar.

Şu cahillere bak, dünyanın hakimi onlar.

Onlardan değilsen eğer,sana zalim derler .

Onlara aldırma Hayyam dostum... *(siyasiyabend)


bak şimdi, sözü dolaylandırmadan, teşbih yapmadan, mecazi mürsele değinmeden, betimleme yapmadan, hatta tanım bile yapmadan, en sade halk diliyle anlatıcam olayları... her şeyi gördüğüm gözle anlatacağım. belki ilk defa düşüncelerimi katmayacağım. diyorum ya salt gördüğümü anlatıcam, ve salt görülenler bilgi kategorisindedir, bilgi paylaşılınca kutsaldır...

bu anlatıcaklarımın tek bir kelimesi dahi yalan değil ve gayet öz... bana küfretmen için, benim gibileri bile bu zihniyete sokanları lanetlemen için anlatıyorum sana. liseden başlayayım anlatmaya. TM bölümü mezunuyum, düz liseden. o zaman da geleceğe dair hiç bir hayalim yoktu. ertesi gün yaşayacağımı bile düşünmezdim genelde.. üniversite mi? sikimde değil..
lise bitti "okumam" dedim, "bu ülkede okumak saçmalık" dedim bir sene sonra ailem yüzünden hiç çalışmadan sınava girip kocaelide 2 yıl turizm ve seyahat işletmeciliği okudum. muhabbetin, kuşkusuz, amına koyarak okudum, neredeyse hiç ders te çalışmadım. okul bitti. bitirene kadar da, "ancak aptallar ders çalışır" derdim. hala diyorum: "ancak aptallar ve köle olmak isteyenler ders çalışır..." değişmiş biraz..

bizonun (siyasiyanın solisti) sözleri ve sesi geliyor kulağıma. sürekli, liseden beri bu şarkıyı söyleyip duruyorum içimden. kafamın için de bir bizon murat besliyorum.

neyse üniversite bitti, ben her mezun gibi işsiz kaldım. tam iki yıl. şu ana kadar iki yıl işsizdim. gidip gelip, neredeyse para almadığım bir işyeri vardı son 6 aydır. laf olsun diye, bir de birşeyler öğrenirim diye gidip geliyordum ve turizmle alakasız bir yazılım firmasıydı. tanıdık işte.
yaklaşık iki yıldır dörtyüze yakın başvuru yaptım her sektör ve eleman arayan her firmaya (dünya rekoru 700küsur) birçok görüşmelere gittim. sakalım vardır normalde, okan bayülgenin son zamanlarda yaptığı sakal benzeri ve kesmekten nefret ederim. her görüşmede kestim sakalımı, küpelerimi çıkarttım, gömlek giymekten-kumaş pantolondan ve kravattan nefret ederim. istemediğim her şeyi yaptım görüşmelerde.

en iyi görüşmem bi bankayla oldu. 4 kademeli bir görüşmeydi, 4. kademeye gelmişseniz işi almışsınız demektir, dediler. ben üçüncü aşamaya kadar geldim ve elendim. neden mi? torpilim yokmuş, dolaylı olarak söylenen tabi...

neyse, bu gittiğim yazılım firması büyük iş yerlerine paket program yazan bir firma ve ben de altı aydır profesyonel kullanıcı olmak için gidiyordum. aslında profesyonel olmak için 1 ay yeterli. sonraki beş ay da boş kalmamak için gidip geldim. yazılım firmasının tanımadığı fabrika-şirket yok, ve ben de işi bilen bir kişiyim tabi. bu firmadan kaynaklı 15e yakın görüşme yaptırıldım. adamlar fabrikalarına, yazılan programın profesyonel kullanıcısını arıyorlardı, piyasa benden başka bu programın profesyonel kullanıcısı yoktu ama adamlar işe başkalarını alıyorlardı, adamlar herhangi bir mühendis yada ilkokul mezunuydular. anlamıyordum....

insanların ilişkilerine hiç kafam basmaz. bunu hayatımda defalarca söyledim, anlayamıyorum insan ilişkilerini.

uzunu sözün kısası, bu işi de zaten istiyor muydum? hayır tabiki. benim hayallerim böyle değil... benim yaşam amacım da o insanlara göre değil.. ama en azından askere kadar kendi tarlamı alacak parayı bulmam lazım, hiç olmazsa kendimi finanse etmem gerekli. farkettim ki, bunu yapmak için tanıdık bulmalıyım.

iki yıllık uzun bir uğraştan, 400 iş görüşmesinden sonra bir "yüce tanıdık" buldum. dedi ki: şu gün şu fabrikaya görüşmeye git...

en geniş halimdeyim artık. 400 görüşmeden sonra skmde değil sakalım, küpem şeklim vs.. en kendim halimle gittim, direkt fabrika müdürüyle görüşmeye alındım. ve daha önceden gittiğim 400 firmadan daha köklü ve kar marjı daha yüksek olan bir firma bu, yanı sıra doğanın daha çok içine eden tabiki...
görüşmede, adam cvye baktı, ordaki soruları tekrar sordu, tüm bunların üstüne ben: "x yüce kişisi aracılığıyla geldiğimin farkındayım, o yokmuş gibi bir görüşme yaparsak sevinirim" dedim. bir sessizlik oldu ve "biz seni arayacağız, tekrar görüşmek üzere" dedi.. bunu çok duymuştum, biliyorum aramayacaklardı..
ha tabi ek olarak; bu fabrikaya başvuru yapmadan 1ay önce önce, buranın beraber çalıştığı bir küçük çaplısına "vasıfsız-tecrübesiz işçi" olarak başvuru yapıp görüşmeye bile çağırılmamıştım.

ertesi gün sabahın körü telefonum çaldı, baktım; "biz sizi a fabrikasından arıyoruz" dedi,
-buyrun
- iş başvurunuz onaylanmış; mailinize, işe başlamak için gerekli olan evraklar yollanmıştır, yarın bu evrakları toplayıp gelip işe başlayabilirsiniz, dediler.
-teşekkürler;

telefonu kapatıp, ohaaa! dedim.
ne olarak başlayacaktım işe, hiç konuşmamıştık, ben turizm mezunuydum, fabrika otomotiv sektöründeydi. benim otomotivle alakam yoktu. işçilik derseler de sktr olup gidecektim zaten.

ertesi gün, x departmanı sorumlusu olmak için gerekli belgeleri getirdiniz mi dediler?
ne? x departmanı sorumlusu mu? iyi de ben bi bok bilmiyorum ki?
hahah sorun mu kardeşim, torpilin var...

şimdi mi?
evet, üç haftadır blogta yazamıyorum, eve gözlerim bilgisayar karşısında oturmaktan şişmiş, ayaklarım fabrika içinde koşturmaktan ters dönmüş bir şekilde geliyorum. haftamın beş gününü, hayatımın en güzel zamanlarını, gözlerimi, enerjimin tümünü ve aklımı fabrikaya makul bir ücrete kiralıyorum. gelen stress ve agresifliği de ikramiye olarak veriyorlar.

aldığım parayla yiyecek-barınma-giyinme ihtiyacımı karşılıyorum, yiyeceğim tekrar enerji olarak onlara dönüyor, barınma dolaylı olarak onlara dönüyor, çünkü bir evim olursa eve gelincede fabrika sorunlarını nasıl çözebileceğimi düşünürüm ve kıyafetlerimi de onların şartlarına uygun satın aldığım için kıyafetlerini giyerim. o aradaki boşluklarda da kendim olarak yaşayabiliyorum. ama kıyafetlerim benimmiş, düşüncelerim bana aitmiş gibi hissederim. hatırlar mısınız? çıplak kalın demiştim bir yazımda.. tamamen sebep buydu..

ha bunun dışında kalan harcamadığım paraya mı ne olacak? evet kendime kocaman bir tarla alacağım.toplam 2 sene sonra asker(!)den dönünce sktr olup gidicem. ama onların ihtiyaçlarına hizmet etmekten artan para var mı diye sorar mısınız? komik...

evet ben yine de gideceğim, şimdi yalnızca bir "normal insan hayatları belgeseli" çekiyorum. dostlarla sahip olduğumuz otonomumuzda anlatabileceğim hikayeler ve o zaman yazabileceğim kitabıma gerçekler biriktiriyorum. insan hayatlarını izliyorum, insanların hayatlarını... normal hayat(!) insanlarını... hayat insanlarını... üç kuruşa bedenininden fazlasını satabilcek kadar cüretsiz aptalların hikayelerini biriktiriyorum. hayat kadınlarının yanında gurursuz kalacak insanların yaşamlarına bakıyorum, dalga geçiyorum, sorular soruyorum ve çok yoruluyorum....

elimi arkama saklayıp sıkı sıkı tuttuğum bir "doğal hayat" var hala... normal insanlara göstermeden önce anlatıyorum, komikleşiyorlar. bir hayat kadını bekaretin değerini bilebilir hatta ne olduğunu bile bilir, oysa hayat insanları herşeyi unutmuşlar ve; hepsinin ceplerinde bir kredi kartı ve bir prozac kutusu sinsice gülümsüyor. bende onlara gülümsüyorum beni normal(!) sanıyorlar...

bu hayat insanları, hayat kadınları gibi değilde.... bu günün aptal sürtükleri gibi.. hani her gördüğüyle yatan, marka bağımlısı, beynini ve kendini unutmuş salaklar gibi.. hayat kadınları onurlu ve düşünceli ama muhtaçtırlar.

kendi içimde dönüp duran yazılarımdan sonra biraz farklı versiyonlarıyla, kesin karakterleriyle, genellemesiz bir biçimde geliyorum. toprak kokan zamanlarda anlatacak, sadece fikir değil olaylarla destekleyebildiğim yazılarla geliyorum...

belki de gidiyorumdur... daha seyrek burdayım. özleyin beni anacım. bayy.

10 Haziran 2009 Çarşamba

Kafam kadar güzel misin doktor ? ben yine geldim.

selam doktor...

- geç otur şöyle, dedi.

e zaten oturacağım yeri gayet iyi biliyorum ben... her salı aynı kahverengi koltuk. yaşlı bir meşe ağacı gövdesi renginde. ama biraz daha homojenik... sanırım meşe kaplama mobilyalarla uyumlu olsun diye. belki de kim bilir; sakinleştirici etkisi vardır bu odada... yeri bile seçilmiştir, fikirlerimi olumlu kılmak için doğru bir yer seçmişlerdir ve budistler buna feng-sui derler... belki..

yine de rahat sanırım, insanın uyuyası geliyor ve sizi hafifçe kucaklıyor, tam istediğiniz yerlerden destekleyen bir koltuk, rengi dışında... köpek boku rengine de benziyor aslında... ama biraz daha homojenik. anlaşılan öyle yada böyle anlaşıyoruz bu koltukla...

en son doktor beni bu rahat koltuktan azad etmeden önce, milyonlarca fobim, ve bir de mizantropim vardı.. neymiş, insanlardan nefret ediyormuşum. o yüzden iş filan da bulamıyormuşum.

durdum bi an, doktor dedim, "son söylediklerinize göre bende olan şeyi buldum, üstelik teorisiyle bile kanıtlarım."

şom şom baktı doktor: "neymiş o?"

- "Coprophobia- Bok fobisi, var bende..." dedim. "tüm boklardan korkuyorum.." artık mizantropim uluslar arası düzeyde tescillenmek üzereydi, hatta dava bile edilsem yeridir dedim içimden. hep bu kahverengi koltuk yüzünden tutamıyorum çenemi, yada yine acit patlamaları yaşıyorum içimde...

deneme amaçlı bir iş görüşmesi yapacaktık aramızda sonra bana yine yardım edecekti doktor(!), protorip bir iş görüşmesi yapalım dedi.. prototip... sanayisel... deneme amaçlı seri üretim örneği... istenilen vatandaş. uyumlu şahış. sorunsuz kişi. ben değil biz kavramı olan ulusçu kişi... vay be.. prototip bir iş görüşmesi ha...
şahane..!

en çok "kendini beş yıl sonra nerede görüyorsun?" sorusunda takıldım. kendimi beş yıl sonra görmek zorunda mıyım? farzedelim ki varım, her şeyi planlamak zorunda mıyım? bu kadar inançsız olmak zorunda mıyım dedim?

inançsız mı? ne alakası var?

"çok alakası var... plan; kontrol altında tutabilmek için yapılmış gerçeğe uygun taslaktır. tarihin hiç bir döneminde şimdiki kadar hızlı yozlaşma görülmemiş ve dolayısıyla hiç bu kadar planlı da hareket edilmemiştir. insanlar saçmalıklar dışında hiç bir şeyi düşünmüyor. birileri birşeyler yapmalarını söylüyor ve bir kaç siyasetçi de çıkıp dünyada cennetin temellerini atıyor, sonra andavallar onların peşine takılıyor, reklamlarla desteklenince bi bakıyorsunuz ilah oluyorlar. benim gibi "hap"ları yuttukça onları uçarak takip ediyorlar doktor", dedim. "ve ardından o ilahlar, onların vazgeçilmez kahramanları ve herşeyi-inancı oluyor. bu bir kişisel inanç yozlaşması... antik yunanda bile insanlar ölünce kendi cennetlerine gideceklerine inanırlardı, mısırda, lidyada, asurda, iyonda, perslerde, incalarda, mayalarda...hepsinde... artık yok."

hala bir tanrıya inananlar var, farkında değil misin, devletler artık hiç olmadıkları kadar muhafazakar?

"evet doktor, canlı ilah tapınıcıları iş başında. reklamlarla ilah olanların tarafında ve dinindeyiz artık biz. baştaki ve bastıran kimse ondan-onun tarafından oluyoruz ve ilahımızı belirliyoruz. o ilahlar ki, insansı tüm hareketlerinden yoksunlar ve tam bir kahramanlar. halka bak doktor, herkesin bir kahramanı-ilahı-fatihi ve özendiği bir kimsesi var. dolaylı olarak bir ilahı. o ilahlara da dikkatli bakın, bize yansıtılan yanları insansı hareketlerden tamamen yoksundur. hiç birinin gerçek günlük hayatını görmeye tahammül edemeyiz, bu da ancak günümüz tanrılarına ait bir davranıştır. oysa antik yunanda tanrılar bile insansı davranışlara sahipti. örneğin afroditin zeustan çocuğu vardı. düşünsene, artık fuhuşta yakalanan bir siyasetçi bile istifa etmek zorunda, yada büyük bir şirket patronu herhangi bir günlük şekliyle yakalanınca "şuç üstü basıldı" muamelesi görüyor. oysa eskiden tanrıların bile kendi arasında fuhuş yaptıkları halk arasında konuşulurdu, yine de insanların gidecekleri cennetleri vardır. şimdi bir tanrıyı bırakın, ilahlığı öyle bir abattılar ki, insansı hareketler artık zaaf olarak görülüyor. buna ramen kişiler zinada yakalanırsa işinden istifa etmek zorunda kalıyor fakat herhangi bir devlet içinde fuhuş yapıldığı halde hükümet düşmüyor... bu mu muhafazakarlık?"

"anlıyorum.." dedi doktor. anlıyorsa neden öyle bakıyordu ki? neden konuyu değiştirme ihtiyacı duydu o zaman?"senin bir kahramanın - örnek aldığın kimse - ilahın yok mu?" dedi.

"ergen çocukların kahramanları olur doktor, o da en fazla 16 yaşına kadar. eğer uyutulmuyorsan kendi çizgini kendin çizersin, kimse hayat akışı olarak sana benzemediği için kimse kahramanın olamaz, insanların farklılıkları böyle anlaşılır. ama devlet bir kahraman yaratır, takip ettirir, kontrol eder."

illa devletin istediği ve sevdiği tiplerden birini kahraman olarak almak zorunda değilsin ki?

"nasıl psiyatr oldun sen yahu, azıcıkta sosyoloji hakkında bilgin yok mu doktor? kategorize et ve ona göre yönet toplumları. bir klasiktir bu..."

anlıyorum.

"anlamıyorsun doktor, koyunlaşıyorsun sende... devlet bir şeye karşıt olanları da kahramanlarıyla bir kategori altında topluyor. checiler(!), anarşistler, sosyalistler, cumhuriyetçiler, laikler... karşıtların bile kendi ilahları var, bu da onları yönetilebilir kılıyor."



halbuki tüm ilahların, zaafları(!) kırılmadır, örneğin cheyi gaz çıkarırken düşünün, kastronun ayakları kokuyor, dini ilahların çoğu belki de masturbatör manyaklar, siyaset liderlerinin küçük sapık fantazileri var ve eşleri tarafından reddediliyor ve eşlerine yalvarıyorlar, bikaç tanesi de iktidarsız, sizi işe alması için karşısında uslu çocuğu oynadığınız adam gizli eşcinsel, bir küçük recep tuvalette sıçıyor şimdi, yada bir devlet kurucusu belki sübyancıydı, ve ben eve gelip bulaşıkları yıkıyorum..

ben böyle düşünmeye "noel babayı çıplak düşün teorisi" diyorum.

bu durumda bunların zaaflarının yansıtılmaması onlara bilinçsiz bağlanmamızı sağlıyor, ve ilahlar oluyorlar. bu insanların dediklerini yapıyor, istemediklerini reddediyoruz. reklamlarla, istediklerine inanıyoruz ve olması gereken inançlarımız kayboluyor. ve ben tüm bu ilahları birer bok olarak görüyorum, benim (Coprophobia) bok fobim var doktor. anlıyor musun şimdi?

["Kendin ne kadar azalırsan o kadar çoğa sahip olursun; kendi öz hayatını dile getirmenle dışsallaşmış hayatını dile getirmen ters orantılıdır; yabancılaşmış varlığın gitgide büyür.” KARL MARX- el yazmaları]

-anlıyorum... senin Politicophobia'n (Politikacılara karşı duyulan nefret veya politikacı fobisi) yanı sıra Hierophobia'n (Din adamları veya dinsel şeyler fobisi) var, ha bir de mizantropin devam ediyor ne yazık ki..

....

oysa dediğim gibi benim sadece (Coprophobia) bok fobim ve hippopotomonstrosesquippedaliophobia) Uzun kelime fobim var...

anlamadın beni doktor...
boklardan nefret eden bir özgürüm ben.

anlamadın...

1 Haziran 2009 Pazartesi

seni seçmiyorum pikaçu, içinde patlasın

yaşıyor musunn?....

...

yaşıyor musun?... sana diyorum... duyuyor musun beni?...

....

geceden sesleniyorum sana, gecenin ta dibinden bi yerlerden...
özgürlüğün tam ortasındayım... duy beni, gündüzlerin esiri.

duy beni... ...

duyuyor musun?...
uyuyor musun?...
yaşıyor musun?...

ben, gecenin ta derinlerinden, özgürlüğünden soruyorum sana, yaşıyor musun?

yoksa çalışıyor musun şimdi? seni gündüzlerin esiri...

yaşıyor musun? hangi manada yaşamak bu?

kelimeler, artık bilim camiasının esiri oldu, ve anlamlarını daralttı...

yaşamak; biyolojik belirtileri olmak demektir.

oysa bence; yaşaman, doğmuş olmanın herhangi sonuçlarından biridir ve istemin dışıdır... mı?

yoksa yaşamak, gülmek midir? gülebilmek...

oysa ben, güldüğü halde ölü olan çok insan gördüm, ki onlar insan bile sayılmazlardı...

gündüzlerin ışığı, kör etti seni; ve bilimin kısaltmaları beynini yıkadı...

duyuyor musun?...

...

ben, karanlığın tam ortasından, en verimli av zamanından sesleniyorum sana,
yaşıyor musun?

...

kalabalığa mı uyuyorsun?...

uyuyor musun?...

...

özgürlük ne anlama gelir gündüzleri? sana sunulan seçeneklerden istediğin birini seçmektir, değil mi?

geceleri özgürlük, kendi seçeneğini yaratmaktır. istenirse, "seçmemek özgürlüğüdür."
oysa gündüzleri "seçmeme özgürlüğü" diye bir şey yoktur.
dayatılandan birini seçmezsen ya ceza yersin ya ceza çekersin...

örneğin; siyasi partilerden birini seçmek zorundasındır, kendine bir iş seçmek zorundasındır, kendine bir dış görünüş seçmek zorundasındır, bir kıyafet örneğin, bir tarzın olmalı...

en basiti bir saç şeklin bile senin forsunu belirler, onlar sana seçenek sunarlar ve birini seçmek zorunda kalırsın...

ardından seçtiğin şeyin, kendi isteğin olduğuna inandırırlar seni...

...

duyuyor musun sesimi?...
yoksa uyuyor musun her sese?...

sen daha doğmadan, sistemin sana hazırladığı kıyafetlerin vardır.
milliyetçilik kıyafetleri, taraf kıyafetleri, ailesel yaptırım kıyafetleri, kurumsal kimlik kıyaferleri, özgürlük kıyafetleri, inanış kıyafetleri...

bir kıyafet seçmek zorunda bırakılırsın...

çünkü kıyafetlerden birini seçmek, senin özgürlüğündür...

ben geceden sesleniyorum sana, gecenin ta dibinden bi yerlerden... özgürlüğün tam ortasındayım... duy beni, gündüzlerin esiri.

ben seçmeme özgürlüğümü kullanıyorum... ve sana sesleniyorum:
yaşıyor musun?...
duyuyor musun?...
uyuyor musun?...

...

uyanık kal, uyumamayı seç...

çıplak kal, seçmemeyi seç...

ve en güzeli sarhoş ol karanlıkta...

....

duyuyor musun?...

21 Mayıs 2009 Perşembe

nası ülke lan burası


şimdi hepiniz tecavüz olayına kızmam gerektiğini yada tecavüzcü elemanın serbest bırakılmasına kızdığımı filan düşünüyorsunuz...


hayır bu kadar kalabalık bir dünya, kalabalığın getirdiği düzensizlik varken bu gayet normal bir davranıştır. çünkü normal düzende popülasyon arttıkça açlık ve saldırganlık da artar. bunu sevgili "bilim" söylüyor.

durum böyleyken; bu kalabalığın içinde yaşamak isteyen insanlar, böyle durumları kabullenmesi
gereken insanlardır benim mantığıma göre. bu kadar kalabalıkta asla düzen olmaz, burada yaşamak için düzensizlikten yaşamanın keyfini çıkartmak gerekir. daha doğrusu burda yaşamayı kabullenmek burada keyif almayı kabullenmeyi gerektirir.

bu durumda bu olaya bakarsak ancak tecavüzün keyfini çıkartarak olabilir...

bu mantıkla bakınca, işte sistemin her halukarda başarısız olan kulu karşınızda:
tecavüzcü...
tamamen bir gereksizlik abidesi.

ben kendimi hazırlamışım tecavüze, çünkü bu sistemin göbeğinde olmayı kabul ediyorum, tam tecavüzcüm beni götürüyor, hazırım...

küt, erken boşaldı....

nasıl bi ülke ki burası; tecavüzcü bile tecavüz edemiyor ve mağdur bunun keyfini çıkaramıyor.


ha derseniz ki, bu şeyleri biz istemiyoruz aslında vs vs... o zaman o sistemin göbeğinde ne işiniz var derim....
şehirler asla cennet olamaz, saçma bir kaos yuvasından başka hiç bir şey olamaz...

kendimizi avutmayalım.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

doktor merhaba ben geldim...


"geç otur şöyle" dedi...

e zaten oturacağım yeri gayet iyi biliyorum ben.. her salı aynı kahverengi koltuk. köpek boku rengi. ama daha homojenik.. aslında rahat birazda. anlaşılan bu koltukla anlaşıyoruz.

hayat gibi tıpkı.

geçen hafta bana majördepresifsin, dedi doktor.

öyle miyim, dedim..

tabiki öyleyim. baksana hiç mutlu olamıyorum. mutlu olacak birşey göremiyorum. insanlar eğleniyor, gülüyor onlar, onların güldükleri bana komik gelmiyor, gidiyor sözcükler...

alıp başını gidiyor her şey, ben yetişemiyorum, yetişemedikçe üzülüyorum, üzüldükçe hiç bir şey komik gelmiyor, sıkılıyorum, nefes alamyıyorum, bunalıyorum...

mutlu olamıyorum, mutlu olacak bir şey göremiyorum. hop! başa döndük..

yani geçen haftaya kadar böyleymiş(t)im.. bu hafta mutlu olacak eyler görüyorum, ama mutluluklarımın sahte olduğunu düşünüyorum, onların ardından yine mutsuz olucam diye korkuyorum, gerçekten...
bu vakte kadar hep mutsuz oldum, şimdi bu küçük güzel haplar yüzünden mutlu oluyorum. yasal torbacı; doktor! bana mutlu olmam için afyonu veren ilk arkadaşım gibi davranıyor, ve bu hafta diyor ki:
-mutsuz olmaktan korktuğun için; paranoya olmuşsun. şimdi ilaçlarının içeriğini değiştiriyoruz. haftaya salı tekrar görüşelim..

görüşelim, diyorum. elimde reçetem, sahte bir sırıtışla kapıyı kapatmadan gülümser gibi yapıyorum torbacıma, çıkıyorum.

gerçekten gülmüyorum çıkarken. gülersem mutsuzluğa dönebilirim, ama gülmek te istiyorum, her şey olağanca haliyle ilerliyor, ben bazen gülebiliyorum.

sonraki salı tekrar ordayım; yeni haplarımla bazen güldüm, sonra gülerken aniden ağlamaya da başladığım oldu, bi anda mutsuzken, içime bir karanlık ta çöktü sanki. her şey bazen o kadar çöküş unsuru bazen de o kadar mutluluk verici ki; gerçeğin hangi tarafta olduğunu anlamakta zorluk çekiyorum.

şimdi ben her şeyden mutsuz olurken veya kahkahalardan boğulurken, hayat ellerimden akıp gidiyor. lanet olsun bi türlü yakalayamıyorum hayatı !
ama arkasından gerizekalı bir çocuk gibi koşmam o kadar komik ki....

o kadar komik ki.. beni manikdepresif yapıyor.

lanet olsun, ardından obsessifcompulsive yapıyor. ardından fobiler başlıyor hayatıma dair.
önce Hedonophobia (haz duyma fobisi) oluyorum, sonra bu Medomalacuphobia'ya dönüşüyor (Seks sırasında cinsel olarak haz almama fobisi)...

nası bi hayat yaşıorm artık farkında değilim, tek işim fobilerimle uğraşmak oluyor. fobilerim tetiklenme sırasıyla bir yıl içinde şunlar oluyor ve geçmiyor fobilerim:

Oneirogmophobia- Seks rüyaları fobisi.
Homophobia- Monotonluk , homoseksüellik veya homoseksüel olma fobisi.
Hamartophobia- Günaha girme fobisi
Ereuthrophobia- Utanıp kızarma fobisi
Glossophobia- Konuşmaya çalışma ya da toplum içinde konuşma fobisi.
Allodoxaphobia- Fikir yürütme veya övgü alma fobisi
Katagelophobia- Küçük duruma düşüş fobisi
Hereiophobia- Düzeni değiştirecek radikal bir hareket veya ihtilal yapma korkusu

ardından bir avuç hap içmeye başlıyorum, sevgili bilim benim için sürekli yeni hastalıklar geliştiriyor.

her gün yeni bir hastalık çıktıkça, bilim adamları yeni ilaçlar çıkıyor ve yeni ilaçların alternatifleri de çıkıyor.

yıl 2009 ve yılda 15000 yeni ilaç piyasaya sürülüyor. yapma doktor! daha bu ilaçlara yeticek kadar hastalık çeşidi yok elimizde...

doktor: o zaman senin yeni fobilerin var evlat diyor.

Hydrargyophobia- İyileştiren ilaçlar fobisi.
Pharmacophobia- İlaç kullanma fobisi

hop! iki yeni fobim ve iki yeni ilacım oluyor. ardından bunların heposine inanmam için sebep sormaya başlıyorum, artık tedaviye başladığımdan daha mutsuzum, sürekli gülüyor ve uyuyorum ama içim eksik. bomboş hissediyorum, evrenin karadelikleri içimde sanki... ruhum uyuştu bu haplardan.

doktor bana: bunlar yanlış olamaz, hepsini bilim buldu, bilimsel adları var diyor.

bilim bir saçmalık doktor diyorum, bu isimleri de sadece latince, seni gerizekalı..

Hellenologophobia- Yunanca deyimler ya da kompleks bilimsel terminolojiler fobisi
hop! yeni bir fobi...

ne çok fobim oldu diyorum doktora, söylediğim her şeyin bir fobisi var doktor, düşünmek bir hastalık sanki artık...

Phobophobia- Bir fobiye sahip olma fobisi.
Ideophobia- Fikir fobisi
hop, iki fobi daha..
---------------------
doktor merhaba! ben geldim. elinizde ne işe yaradığını bilmediğin ilaçlar var mı? sen ilaç sanayiine hizmet eden şeytanın tekisin, artık ilaçlarından da senin tedavinden de korkuyorum. amacın ne doktor?

Pantophobia- Her şeyin fobisi..

o kahve rengi koltuk mu? onu hatırlayamıyorum, her hafta nerede oturduğumu farketmiyorum terapi! odamda. artık, tamamen sabitleştim, haplarımı kullanıyor, düzenli olarak isteneni yapıyor, günde 15 saat uyuyorum.

sistem ve bunun yardakçısı psikiyatrlar-doktorlar-yargıçlar-bilim adamları bunu daha fazla yapmamı sağlıyor. ve kopamıyorum sistemden...

zincirin bi parçası olmak zorunda değilim, istenilen standart-emsal vatandaş olmak zorunda değilim, ama sistem yutuyor. içine çekiyor. tek kurtuluş..

mınıskm doktor.. bana psikolojik tedavilerin olumlu olduğunun garantisini ver... vermezsen...

gülegüle sana, ben intihara gidiyorum.

rahat olduğum bir dünyaya gidiyorum. sana göre intihara, bana göre sitemden kopmaya, ölüme gidiyorum.

toprağa gidiyorum...

kendi arachibutyrophobia(Fıstık ezmesinin damakta kalması fobisi)mla mutlu olmaya gidiyorum..







-devamı gelir..




 
>