22 Nisan 2009 Çarşamba

21.900 kere aynıyım, aynısın, aynı

uyanıyorum. yine aynı sabah aslında.

yatıyorum... akşam olmuş. yine yatıyorum. kalkıyorum, akşam oluyor, yine yatıyorum. sonra uyanınca akşam oluyor, yine yatıyorum. ardından, akşama tekrar yatabilmek için kalıyorum, akşam oluyor, yatıyorum. sonra kalkıp tekrar yatıyorum.

uyanıyorum... pazar olmuş. hafta içi değil. yine aynı sabah aslında.

var mı günlerin birbirinden farkı?

her gün, her allahın günü, allahın her lanet olası günü, her sıradan sabahın körü, sen işe giderken güneş arkandan doğuyor.

ve umursamıyorsun... aklında binbir soruların var.. olması gerekenler, ideallerin, sorunların, belki nişanın yada düğünün.. almak istediğin araba, evin ve o lanet olası evin masrafları. bu ay maaşının ne kadar yatacağı. o lanet olası maaşın. giderlerin- gelirlerin- gelmezlerin- olmazların- olmalıların.. işin, işinin stresi..

güneş arkandan doğuyor. ve sen, işine daha gitmemişken güneş seni çoktan geçmiş oluyor. sen güneşi umursamıyorsun...

akşama evine gidip yatıyorsun. ertesi sabah uyanıyorsun. belki pazar yada cumartesi.. farkı yok...

diyorsun ki, "daha çok çalışmalıyım dostum. o güneşi emekli olunca doyasıya izleyebilirim. doyasıya tatil beni bekliyor. ta ki ben 40 sene çalıştıktan sonra, sınırsız tatil. ver elini özgürlük."
uyanıyorsun, lanet servisçinin yüzü karşında. aynı caddeler, aynı sokaklar, aynı yollar, aynı duraktan alınan aynı insanlar, işine vardığında aynı ortam, aynı insanlar, aynı dönüş yolu, dönüyorsun, aynı ev... aynı her şey..

her şey aynı...

"sınırsız özgürlük vakti"ne kadar, şu koca dünyada sıkışıp kalıyorsun !

buna, dünyaya yalnızca bir kez geleceğin için tahammül ediyorsun. diyorlar ki sana: "dünyaya yalnızca bir kere geleceksin evlat, bu günler geçecek." sen de buna güvenip, geçecek günleri beklemeye koyuluyorsun. "nasıl olsa bu acıları bir kere çekeceğiz" diyorsun.

eğer tanrı sana, "bu hayatını nasıl yaşarsan, aynı şekilde sonsuza kadar tekrar tekrar yaşayacaksın" deseydi, eminim, kimse bu acıları bekleyerek geçirmek istemezdi. eminim; tek bir kötü güne bile tahammül edemezlerdi. her acıyı tekrar yaşadığını düşünsene...???

her şeyin aynı olması acısına, medeni- teknoljik dünyada tahammül ediyorsun. her gün aynı olan bir şeyin özlemini çekmeye özlem duyuyorsun, ama bunu farketmiyorsun bile. aynı olan her şey o kadar bıkkınlık verici ki...

o baktığın binalar asla değişmez dostum, o arabalar aynı kalır hep, arabalarıyla geçenler de , orda duran asfalttan da torunların bile bıkacak. çünkü günün 24 saati, haftanın 7 günü, ayın 30 vakti, bir yılın her anı onları hep orda bulabilirsin.

ve işin-evin, dağılmış bünyen gereği, yılın o lanet 356 günü de oradan geçersin. hep aynıdır. sonra evine döner yatarsın.

uyanırsın yine aynı sabah...

yatarsın akşam olmuş.. yine yatarsın sonra. sonra yine yatarsın. yine uyanırsın. ertesi gün bi daha.. hiç bir günün diğerinden farkı yoktur, pazar bile olsa...

güneş hep orda bi yerlerden doğar. umursamazsın..

umursa...!

güneşi umursa artık ! onun ne tarafta kaldığına dikkat et..

sen onu umursamazsan, her gün o, seni hızla geçer. her şey aynı gözükür. her şey aynılaşır. her şey aynalaşır. her etrafa baktığında harabolmuş kendini görürsün. yada kendine baktığında harabolmuş herşeyi görürsün. ne farkeder ki?

güneşi umursamazsan, güneş seni yıkar.

güneşi umursamadığın; bir yılda 365 günden, 60 yıllık bir hayatın toplam 21.900 küsur gününde her gün aynı manzarayı görürsün. hiç değişmez onlar! değişimleri de sana mutluluk vermez. değişimi sana mutluluk vermeyen herhangi bir şeye sahip olmak mutluluk verir mi?

vermemeli...


aynı şeyi 21.900 kere görebileceksen, sahip olabileceksen kıymetli değildir.

güneşi umursa dostum...


bir ağaç, güneş olmadan çiçeklenemez. o, işe giderken gördüğün yolların arasındaki refüjlerde kalan aynı çimlerin bile güneşe ihtiyacı var.

o çimlerin bile kusursuz bir yeşil olduğunu, 60 yıllık hayatın boyunca en fazla 60 kere görebilirsin aslında. ama yanlarından 90 km hızla geçince umursamıyorsun. bir bitkinin çiçek açtığın, bir ağacın meyve verdiğini hayatında en fazla 60 kere görebilirsin... leylekrin aynı yerden geçtiğini en fazla 60 kere görebilirsin..?

umursamadığın doğa bile güneşi umursar...

bir yıl içerisinde hiç bir sabah, aynı doğaya gözlerini açamazsın...!

doğa güneşi umursar!

doğa değişir, her gün farklıdır...
aynı şeyi doğada en fazla 60 kere yaşarsın.

doğa seni umursamaz!

akşam olur yatarsın, eğer doğaya göre hareket etmemişsen, bi gün onu gerçekten umursamak için daha çok çalışırsın.

uyanırsın.. yine aynı sabah..

uyanırsın, her yer aynı..

uyanırsın...

"nah uyanırsın... kalk da eline bi toprağı al. yaşayan bir şeyi incele. bir çiçeği örneğin. onu, o anki şekline sahipken, ne kadar az tekrar görme şansına sahip olduğunu farket. ona sahip çık. emekli olduktan sonra zaten harcanmış oluyorsun. bunları görmek için gözlük almaya çabalarken bile hastanelerde sürünerek ölüyorsun" demez kimse sana.

şu an diyemez...

onlar, ya ölmüş yada hastane kuyruklarında heba oluyorlardır... kim bilir hatalarının farkında bile değillerdir belki...

ama doğa onları umursamaz, her gün yeni bir sabaha açar güneş...

umarım yeni bir çiçeğe uyanırsın bir gün.

21 Nisan 2009 Salı

uyanış ninnisine dair


yokluğuma yattım ve uykuya daldım;


bir sonraki adımda olmamak için
dualar savurdum tanrıya,

inanmadım,

tanrı da inanmadı...

yalnız kaldık yoklukta,
koca bir boşluktu yokluğumuz.

olmayan bir boşluk...

ikimizde kaybolmuştuk...
bomboştuk..

biz ancak kavranabilir saçmalıklardık.

tek varlığımız boşluktu.


inancımız; kaybolmuşluk.....




(2 aralık 2007)

14 Nisan 2009 Salı

ergenekon dalgası

gidişata bakıyorum, eskiden böyle değildim ben...

örneğin arjantindeki, danimarkadaki, kübadaki, irandaki vs siyasi hareketleri ve büyük davaları takip ederdim.

bana bi giren çıkan yoktu, öyle eğlence olsun diye... yada merak mı denir, neyse işte..

bide derler ya adamın başına ya meraktan diye.. bana hiç merak ettiklerimden bişi gelmedi. aksine neye karşı kayıtsız kaldıysam yada neyi gerçekten hiç merak etmediysem; o olaylar hep ilerleyen süreçlerde karşıma çıktı ve ben "ulan her bi zıkkımı merak ediyosun, buna da bi göz atsaydın şimdi böyle olmazdı" derim kendime.

şimdi bakıyorum ki yurtta bi ergenekon dalgasıdır gidiyor. gelmiş on küsuruncu dalgaya, milleti bi dalga muhabbetine toplayıp duruyorlar.

bi kaç zaman önce de "iddaname" diye bişi vardı, yok açıklandı yok açıklanmadı. sonra dendi 2bin küsür sayfa filan. (ne yani bi gazete 2000 sayfalık "idda" eki filan mı vermiş) (ulan bu ülke insanları kafasını bitek futbola yoruyo be ) ben iddanameye bile daha bakmadan, kim kimi topluyo-yu bile çözmüş değilken; hatta ergenekon bi örgüt müdür, eylem midir, dernek midir, operasyon mudur anlamamışken...

... ve hiç te merak etmiyorken, daha dün yine birileri alındı içeri. ve bu konuda, "bak bu içeri alındı", "bak bunu da toplamışlar"dan başka bişey duymadım.

hatta olayın özünü bilmememe ramen birini duyduğumda "ulan o da mı ergenekonluymuş lan" filan diyorum.. :)

hatta hepsini bi kenara bırak bu açıklanan ikibin küsur sayfalık iddanameyi benim okumama izin var mı onu bile bilmiyorum...

şimdi şöyle bi bakıyorum da;
ben bu konuya olağanca kayıtsızken, içeri alınan isimler gittikçe küçülüyor ve yaklaşıyor. sanki bi gün kapıyı çalıp beni de apar topar götürecekler gibi.

ve ben bu konuda daha adam gibi bir haber bile izlememişken, beni götürürlerse ne yapçam lan..?

bana dicekler "sende ergenekonlusun", "yok ben bilmem" dicem, ona da inanmazlar.

yardım edin lan bana... ziyaretime gelirsiniz dimi lan? hem ordan bloga yazı da yazılmaz şimdi. "anarşik şerefsiz" diye dayak filan da yerim lan ben.. yollamayın lan beni..

12 Nisan 2009 Pazar

Midnite alleys roam, Never saw a woman...

bu ülkenin insanları artık ikiye ayrılmıyor. ciddiyim..

eskiden, çok çok eskilerden, taa ki benim çocukluğumda bu ülkenin insanları ikiye üçe ayrılıyordu.. bilemedin beşe...

bu güzel bi durumdu, iç karışıklık çıkarma tehlikesi olsa da ülke içi çeşitlik olması insanların bilincini genişletir, kültürel renklilik kazandırırdırdı... insanlar cephelerin farklılığını, diğer düşüncelerin de var olduğunu, kültürlerin kaynaşmasını, ılımlı olmayı öğrenirdi.

kim bilir, belki muhafazakar bir müslüman para babası bir yahudiyle muhabbet edebilir; fasfakir bir ermeni asıllı, bir türk gladyatörüyle karşılıklı çay içer, aynı mahallede yaşayabilirdi.. bunlar vardı eskiden.

allah bilir, bu çeşitliliğin çocukları aynı mahallede top koşturur, kör ebe oynar, birbirlerine küfreder, bir saat geçmeden saklanbaç oynarlardı. kimse de küfürleşmelerine bile bozulup gücenmez, "çocuk işte" derdi...

ama eskidendi bunlar, çok eskiden... taa ki benim çocukluğum kadar...

misal; yıllar sonra öğrendim ki, çocukken en yakın iki arkadaşımın biri alevi biri kürtmüş... bir de ermeni varmış ama o hasta diye annesi sokağa çıkarmaz, o sebepten bayramdan bayrama görüşürmüşüz..

oysa şimdi...

bütün ülke tek renk... bütün ülke tek kafa, tek parça, bütün kara parçası yeknesak...

bu kadar biteviye bir durum... tıpkı çocukluğumdaki 23 nisanlarda sağa sola asılan haritalarda türkiyenin boydan boya çakma kan kırmızı olması kadar biteviye ve ucuz bir durum. ucuz ve sahte bir renk...

sahte bir renkle boyanmış, bu rengi damarlarındaki kana karıştırmış, gerçeklerden bi haber, çeşitliksiz bir halk görüyorum... ve en önemlisi tek parça tabi...

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11405133.asp

http://www.ntvmsnbc.com/id/24953092/

bu haberlere baktığınızda, göze çarpan şeyi bana söyleyin.. ve soru sorun bana.. bana kim olduğumu sorun. bana ülkenin durumunu sorun. bana renkleri sorun. bana paranın durumunu sorun. bana uçağın özeliliklerini sorun. bana başbakanı sorun. bana çocukluğumu sorun. bana milliyetçiliği sorun. bana militarizmi sorun. bana çeşitliliğin ne anlama geldiğini sorun. bana hayal ettiğim dünyayı sorun. bana bü dünyayı sorun. bana kredi sistemini sorun. bana IMFi sorun. bana uçak tesislerini sorun. bana bu uçağın fiyatını sorun. bana bu ülkenin IMFten kaç para kredi istediğini sorun.

bana IMFten alma ihtimalimizin olduğu 40 milyar doların ne yapılacağını sorun, bana başbakanın kaba etlerinin keyfi için bir uçağa 60 milyon doları nasıl ayırdığını sorun...

vergilerimizin nereye gittiğini sorun, sonra neden uluslar arası kredi aldığımızı sorun. işini bilmeyen girişimcinin neden battığını sorun.

bana sorun ki: ananı da alıp gitmek istyior musun?

evet derim..

"sktr olup gitmek istiyorum, başka bir ülkenin vatandaşı olmak, halka insan muamelesi yapıldığı bir ülkenin vatandaşı olmak istiyorum" dermisin? diye sorun...

evet derim !


ve en son kendinize sorun ki: "biz bu başbakanı uluslar arası kredi alıp, bi kısmıyla kendine uçak alsın diye mi seçtik..? "

evet bunu sorun.. bir kez..

elhamdülillah ve hamdolsun...

8 Nisan 2009 Çarşamba

yazmalamak ( 15 nisan 2007)


-ilk blog yazımdır. bi an notların arasından çıktı. noktasına dokunmadan paylaşayım dedim, bana nostaljik geldi. sana nasıl geldi?

farkettim ki küçük boşluklarda insan (ben) hemen düşüncelere dalıyor. ( her nescafe için su kaynatışımda o küçük boşlukta düşünmeye başlarım. sonra nescafeyi yaptığımda yazmaya başlarım. hep bu fütursuzca düşüncelerimden bahsetmek istemişimdir yazarken...) ( ki nescafesiz yazamama problemimi sanırım şimdi çözdüm; öncesinde düşünmem gerekliymiş.) [ama işin acayip tarafı o nescafeyi alır, sonra kalemi kağıdı toparlayıp yazmaya başladığımda düşüncelerimi aynen yansıtamam yada farklı şeylerden bahsederim gibi gelir. mesela şimdi: "düşünüyorum, öyleyse varım" cümlesi geçti aklımdan. bu da apayrı bişidir. yazarken yada yazmaya çabalarken başka şeyler düşünmeye başlarım. tıpkı benim bu cümleyle var oluşumu kanıt çabam gibi. düşünüyorum, öyleyse varım ; kanıtı yazdıklarım...] (nasılda kafiyeli oldu ) -kafiye olsun die ööle dedim zaten- ( e o zaman yazmazsam düşünüyo olmaz mıyım derim sonra kendime bu uzaaaar gider.. ) (neyse konuma geri döneyim)

Bu küçük boşluklardaki olası düşünceler zorlar bazen insanı. ( ki aslında en çok zorlandığım konu yazmak galiba... yazmak aniden gelir çünkü, kanser yada bi öksürük koması gibidir; aniden gelir sarar insanı ve o anda yazmadan duramazsınız. [öksürük koması ne lan?] vücudundaki her parça ona konsantre olur ve sadece ona odaklanır. beynin uyuşmuş gibidir)

{ ( M.J.'nin yaptığı kafa hiç bişiye değişilmez, hiç bişi yoktur etrafta, yani vardır da algılamzsın, algılarsın da takmazsın. önemli olan senin var oluşundur. bu açıdan biraz da cocoyu andırır sanki. ama bu daha bir kör eder, yürürken yolun önemi yoktur sanki yollar geçeraltından sen beklersin. [beyin uyuşması böyle bişidir seni denyo. az önce " beyn uyuşması ne ola ki?" diye sorduğun sorunun cevabıydı bu parantez]) } (beyin uyuşması da öyle acayiptir ki tıpkı MJ gibi. bacakların yoktur yada nasıl oturduğunun önemi, altındaki koltuk, önündeki masa hatta elini bile algılamazsın yazarken, çıkan kamburunu da... kalemi beyn gücüyle oynatıp istediklerini yazdırıyorsun gibidir. Ve yine; yazmak beyn uyuşması gibidir. )

İnsan da zorluklarla mücadele için yaşar. ( tıpkı benim şimdiki yazma mücadelem gibi.) ( ama iyi kötü olcak galiba be 3. cümleyi bitirdim )

Ve zorluklara ramen yaşam güzel şey (mi?)dir.

(olabilir... bazen, belki... kesin kimi zaman, galiba, evet...) (tüm zorluklara ramen ben de şimdi yazıcam lan! ) [bi gün çıkacak olma ihtimali olan, olası kitabımın backround fikirlerin saptırıp, karıştırıp, harmanlayıp, evirip çevirip ( kimi zaman parantez içi ve dışında - ki başka yer kalmıyo zaten-) burda yazmaya karar verdim]

(yazdıklarımı okumak isteyen ve şiddetle bekleyen arkadaşları öptüm kokulu kokulu bkz: http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=kokulu+opucuk) ( gerçi yazılarımın bi kısmını bilenler şok olabilir bu tarzda okuyunca onlara diorm ki: sakin olun canlarım. bu sadece can sıkıntısı) {böylece ilk bkz'ımı da vermiş oldum, hayırlara vesile olsun inşallah} {ikinci hayırlı olsun da ilk paylaştığım bu saçmalayarak yazma çabalaması için (yazmalamak diyebiliriz diye düşündüm bi an şimdi. öyle aniden geçti içimden)}

[ama şimdi akıl karışıklığına müsade etmemek için ilk yazımın parantez içleri çıkartılmış özetini aşşağı yazıyorm:]

Farkettim ki küçük boşluklarda insan hemen düşüncelere dalıyor.
bu küçük boşluklardaki olası düşüncelerse zorlar bazen insanı...

insan da zorluklarla mücadele için yaşar
ve zorluklara ramen yaşam güzel şey (Mi?)dir.

( ha bide kapanış cümlesi lazım tabi)

yoksa herşey bir yana mı?
(yoksa) hepimiz yalnızca ölmek için (mi?) yaşıyoruz ?...

6 Nisan 2009 Pazartesi

kendime her doğum günümde yazı yazarım, bu sonuncusu


yaklaşık 693792000sndir dünyadayım.
en az 5milyon farklı yüz gördüm.
200binini 1 defadan fazla gördüm.
en az 150binine selam verdim.
en az 50biniyle tanıştım.
3bininin siyasi fikrini ve partisini değiştirdim,
3yıl başkan oldum.
2005 yılında bursadaki tüm sokak çocuklarını tanıyordum.
en az 100 tane çok yakın arkadaşım oldu.
73 hatunla çıktım,
şimdi isimlerini bile hatırlamıyorum.
50 kadarıyla öpüştüm.
28iyle yattım.
33 inançlıyı saptırdım.
10 ateisti inandırdım.
8 tane gay arkadaşım oldu.
3 lezbiyen tanıdım.
bir de travesti vardı.


5 kıtadan en az birer insan tanıdım.
16 farklı ülkeden dostlarım oldu.
7 ayrı milletten sevgilim oldu.
81 ilin 43ünü gezdim.
3ünde en az 1er yıl yaşadım.
azınlık denilen gruplarla hep daha iyi anlaştım.

çokça kez insanları sevdim.
çokça kez herhangi suretlere aşık oldum.
çokça kez sustum.
çokça kez konuşamadım.
hepsinden çok konuştum
ama hep içimde kalanlar oldu.
çokça kez dostlarım öldü,
üzüldüm.
sayısız defa ağladım.

16 yıldır okuyorum.
1kez lisede 1kez üniversitede
toplam 2 kere sınıfta kaldım.
16 yıldır eğitim sistemine karşıyım
fakat üstüste konulunca boyumu fazlaca geçecek kadar kitapları okudum.
yığınla film izledim.
6 kere kitap yazmayı denedim,
bir kez ortasına kadar gelebildim.
1 kez kısa metraj çekmeyi denedim.
3 kez senaryo yazdım.
1 defa seyircili tiyatroda dram oynadım.
ağlattım.
hiç dans edemedim.
binlerce fotoğraf çektim.
hala okuyorum.
hala yazıyorum.

sayısız kez hırsızlık yaptım.
ilki 94 yılındaydı. yumiyum çalmıştım. ilkoluldu...
sonra hepsi birden geldi... ama tek tek...
yavaş yavaş... fakat aniden...
en az 2 yıl haraç kestim.
gasp ta yaptım.
çokça kez kavgaya girdim.
8defa adam gibi dayak attım.
2 defa adam gibi dayak yedim.
1 seferinde mahalle delisinden kafa yedim, ilki buydu.
1 defa bir insanı bıçakladım.
1 defa bir insanın kaburgalarını kırdım.
2 kez göz altına alındım.
1 kere mahkemeye çıktım.
aslında
hep paylaşmaya çalıştım.
sevmeye çalıştım.
aldatıldım.
sonra en az iki katı kadar aldattım.
aslında insan olana hep dürüst oldum.

bana güvenen kimseyi yarı yolda bırakmadım.

hayattan hep nefret ettim.
inadına gülmeye çalıştım, dostlarımı hep güldürdüm; düşmanlarımı da...
"hiç umursamaz" sandılar.
hiç pişman olmadım.
aç ta kaldım.
1kez migren oldum.
kimyasal uyuşturucuya karşıydım,
doktor verdi kullandım.
geçmiş 2 yıllık bir süreçte 7 kez uyuştururcu sattım.
polis gördü. suç sandım.
akşam oldu, en çok ona sattım.

döner ustası oldum,
plasiyer oldum,
amelelik ve hammallık yaptım.
tur öperatörlüğü yaptım.
turizmci oldum. başarılı da oldum.
tur rehberliği yaptım.
işsiz kaldım.

"işsizseniz; İŞ sizsiniz" dediler..

38 domates 10 biber fidem var.
2si salkım 5 söğüt ağacım var.
2 acer palmatumum. 3 bonsaim var.
3 çağla, 1 armut, 2 nar, 4 zeytin, 1 şeftali ağacım var.
2 horoz 3 tavuğum, 1 köpeğim, 6 bıldırcınım var.
farklı türlerde sayısız hayvan besledim.
beslenebilecek her şeyi...
1 tropikal paludaryum yaptım.
12 gülibrişim, 4 kış tatlısı fidem var.
üstlerinde milyonlarca böcekler, bakteriler, kuşlar, fareler besliyorum.
daha önceden hamster ve böcek te beslemiştim zaten.

aslında 19uma kadar tam bir şehir çocuğuydum.

ama hala "İŞ"im.
hep üretebilen olmak istedim.
hep tüketimden nefret ettim.
şimdi fabrikaya "İŞçi" olmam için çağıracaklar.
üretmeyenlerin tüketmesi için çalışacağım.
ama insanların gözünde bi türlü "adam" olamadım.

hep eleştirecek bir şeyler buldum.
hala eleştirebilrim ancak sustum.
mutsuzum,
umutlarımı kaybettim.
bu grotesk dünyada 22 yıl geçirdim.
bu gün 23ümdeyim.

kutlamayın, hoşnut değilim...

1 Nisan 2009 Çarşamba

tainted love

Tainted Love Sometimes I feel I've got to Run away
I've got to Get away From the pain that you drive into the heart of me
The love we share Seems to go nowhere
I've lost my light
I toss and turn I can't sleep at night
Once I ran to you I ran
Now I'll run from you
This tainted love you've given
I give you all a boy could give you
Take my tears and that's not nearly all
Tainted love
Now I know I've got to Run away
I've got to Get away
You don't really want any more from me To make things right
You need someone to hold you tight
You think love is to pray
But I'm sorry I don't pray that way
Once I ran to you I run
Now I'll run from you
This tainted love you've given
I give you all a boy could give you
Take my tears and that's not nearly all
Tainted love
Don't touch me please
I cannot stand the way you tease
I love you though you hurt me so
Now I'm going to pack my things and go
Touch me baby tainted love ..

30 Mart 2009 Pazartesi

mim-iklerimden sorunsallarım

-Mim'in konusu ; maddeler halinde kendimizi kendi cümlelerimizle anlatmak!
beni mimleyen rigor mortis..






başlıyorum sıkı dur!



*anti-mim biriyim!

* aslında şu düzende her popülariteye ve amaçsız her şeye karşıyım!

*kendimi kendi cümlelerimle ne kadar anlatırsam anlatayım, ancak beni anladığınız kadar varım...



kimseyi de mimlemiyorum. çünkü aslında mim amaçsız bişidir. bu mim benim işime yaradığı için yanıtladım, bu yüzden teşekkürler rigor mortis :) derdimi anlatmama biraz daha yardımcı oldun :)

29 Mart 2009 Pazar

derleme hatası organik yazıda olur mu hiç



"gel" dedim "bak sana ne göstereceğim"...

hayretle baktı.. önümde bir maket var.. bire bilmem kaç küçültülmüş.. bire kafama göre oranlı..

buralar buğday olacak diyorum, buralar meyve ağaçları, meyve ağaçlarının altında sebzeler yetiştireceğiz. sebzeleri toplayınca köklerini toprakta bırakacağız. gövdeleri de toprakta bırakıp gübreleşmesini sağlayacağız. buğdaylarda yoncaların ve nohutların arasından çıkacak.. aynı masanobu fukuoka gibi.. bu tarafı da tamamen büyük ve küçük baş olacak. zaten bir çiftle başlasak 5 sene sonra fazla yavruları bile satarız diyorum. hayvanların her şeyi kar zaten. kışın arkadaki dağa salarız, yem parasına gerek yok. onlara ekstra besine de gerek yok.
olmazsa tavuklar var, diyorum.. bu kadar alana da tavukları salarız, sadece tohum attığımız mevsimde yemelerini engellesek yeter...
düzene bak, diyorum...

buralara bir kaç kulube yerleştiririz, ücretsiz misafirler ağırlarız, sadece çalışmaları şartıyla. tıpkı green peace örgütünün kampları gibi olur mantık. üstelik green peace para da alıyor. biz almayacağız düşünsene dostum!

hem greenkamplar için kuyruğa giren insanlar var. köle gibi çalışmak, toprakla uğraşmak, üstüne para vermek için.. biz para almayacağız, insanlar istedikleri kadar gelip çalışıp, gidecekler ve ürettikleri kadar tüketecekler. biz de onlardan farksız olacağız. sadece mülkiyet hakkı bizde olsun yeter diyorum. anlıyor musun söylediklerimi?

bir ingilizce bilen adamımız da olsa süper olur, dünyaya bile sesimizi duyururuz. masanobu fukuoka için dünyanın dört bir yanından gelen hippiler var, tarım bağımlıları, doğal hayat isteyenler, parası olmayan greenpeace destekçileri...
hatta bi gün biri geliyor adamın yanına; diyor ki:
"bak fukuoka, bunca yıldır yaşıyorum, buraya geldiğimden beri her şey değişti. artık doğru olan ne bilmiyorum. bunca yıl nasıl yaşamışım bu cahillikle... şimdi anlıyorum ki, doğa bize muhtaç değil, doğa bizim bir parçamız değil. ben doğanın aciz bir parçasıyım ve yok olacağım." diyor.
bunu bize diyen insanları hayal et dostum..
diyorlar ki, "artık burda yaşamak istiyorum. şehirde yıllardır yemeğimi kazanmak ve barınmak için yaşıyorum. bir mülk edinemedim işçilikle. oysa şimdi anlıyorum ki bunlar çok saçma. yiyecekse, doğalı burda. barınmaysa burda var, olmasa da ağaçlardan yapabiliyoruz zaten şehirde çok çalışınca adam gibi ısınabiliyor muyduk, evlerimiz de rahat olabiliyor muyduk? neden dolaylı yoldan para kazanıp onu, yiyecek ve saçma kıyafetler almak için harcıyoruz. yiyeceğini daha az zahmetle kendin yetiştir. doğanın bir parçası gibi davran, ona hükmetme! artık anlıyorum..."

bir şeyler öğrettiğimiz insanları düşün, birlikte çalıştığımız, birlikte ürettiğimiz, her zaman daha fazlasını arzulamayan...

hala suratıma hayretle bakıyor. "senin bu dediğin ancak kitaplarda olur kadeşim" diyor. "yada filmlerde filan, uçmuşsun sen. bu kadar kaptırma kendini... sosyalleş. cafelere git ne bileyim, yeni insanlarla tanış"

bende onu diyorum: gelen yeni insanları düşün, bir şeyler paylaşmak için yanımızda olan insanları, aynı ideolojileri, benzer hayalleri, doğanın bir parçası olmayı, hırslı ve aç gözlülü olmayan kendi komünümüzü düşün; diyorum..

"sen kafayı yemişsin" diyip arkasını dönüp gülerek uzklaşıyor. kapıdan çıkmadan "hani toprağın? hani kulübeler? ilk başlarken nasıl başlayacaksın? hadi mekan buldun diyelim, insanları çağırmadan az da olsa bi düzen oturtmalısın..." diyor.

"haklısın" diyorum. "buna başlamak için para lazım sadece. ilk tohumları ekip, fideleri gördük mü gerisi kolay.önce iki kişi gelse bile kendimize yetmemiz için devam edebiliriz. olmadı sadece ilk 5 yıl kasarız. sonrası gerçekten kolay."

"sen hiç beş yıl aç kaldın mı? aç karnına çalıştın mı peki?"

susuyorum...

"böyle giderse, bunu göze alamazsak, ölene kadar hiç bir şey olamadan, hiç bir şey yapamadan tıkanıp kalcağız zaten. hayatımız boyunca arabamızı bir model daha yenilemek, yeni mobilyalar almak için didinip, para biriktirip öleceğiz, reklamları yaşayarak öleceğiz. oysa yaşamak için geldik. önemli olan rahatça nefes alıp yaşayabilmek farkında mısın?"

"yanı sıra çocuklarına ne miras bırakabileceğini düşüneceksin, oysa bir bahçe bırak hazır olan ve tohumlarını; çocuğuna yaşı gelince ekmeyi öğret, üretmeyi... gerçekten kendine yetmeyi, insan olmayı, yaşamayı en önemlisi..."

"ben babamdan bunları duydum hep. yanılıyor olamam. yanılıyor olamaz. hem herkes bunları söylemiyor mu? ama farklı uyguluyor sadece. bu yüzden mutsuzuz. söylesene sen şimdi ne için çalışıyorsun o gittiğin iş yerinde?" dedim..

baktı suratıma... sustu...

"düşünmeliyim" dedi... "buna başlamamız çok zor olacak. hem önce tarla almak için para biriktirmeliyiz. artık bunun için çalışacağım sanırım.."

Not: hikaye saçma ve kesik olsa da; bana "insan olmayı", "üretmeyi", ve "yeteri kadar"ın ne manaya geldiğini öğreten babam için... saygılar duyuyorum. sanırım bana bırakacağı en büyük miras bu olmalı.

not2: hikaye başka başka yazılarımdan kesip derlen-eme-di :) bu bir derleme kargaşasıdır. isterseniz sallamayın. uzak kalmayayım diye şeyettim. :)

25 Mart 2009 Çarşamba

emoca tercüman arıyorum

bu ne demek a.q. lan?
ciddi biçimde bunu türkçeye çevirecek biri varsa o kişi nerden anlıyo bunun ne demek istediğini?
siz de böyle konuşuyorsunuz, herkes böyle lan. bir insan bir lisan tabi. ben cahil kaldım.. :(
 
>