25 Mayıs 2009 Pazartesi

bir blog gördüm sanki !


evet bir blog gördüm sanki, "aynı bana benziyo lan" dedim konu-tema açısından...

sonra okudum, okudum, okudum.... dedim ki: "ulan bu eleman benden daha güzel cümleler kuruyo lan"

sinir oldum bu arkadaşa, nie benden güzel cümleler kuruyo ki, neden benden daha eleştirel olabilio lan...

vel-hasılı kelam, yazıları okudukça okuyasım geldi, hatta "Deliler Gemisi" postunun da devamını istedim... hala gelmedi :)

yazıları beğenmişliğimden olsa gerek, "blogunun reklamını yapıcam lan blogumda" dedim..
bu arkadaş: Kumru'dur...

beynine, eline sağlık dileğimi burdan tekrar iletir, hala "deliler gemisi"nin devamını beklediğimi de bilmeni isterim :)

aha blog bu: http://hominivorax.blogspot.com/
aha deliler gemisi bu: http://hominivorax.blogspot.com/2009/05/deliler-gemisi.html


lakin son yazı da güzel olmuştur kannımca, fakat yorumu burdan yapmış olayım. dileğim tüm geçmiş yazılarının da okunmasıdır. öğreticidir, bilgilidir, sert sözlüdür..

anlamadığım şey: "küçük kara balık"ı yazarken hiç mi üşenmedin, gerçekten merak ediyorum... insanın canı sıkılır yazarken... :p


dip not: reklamı hangi yazıda nasıl bağlasam bulamadım, evet, saçma oldu... :D

21 Mayıs 2009 Perşembe

nası ülke lan burası


şimdi hepiniz tecavüz olayına kızmam gerektiğini yada tecavüzcü elemanın serbest bırakılmasına kızdığımı filan düşünüyorsunuz...


hayır bu kadar kalabalık bir dünya, kalabalığın getirdiği düzensizlik varken bu gayet normal bir davranıştır. çünkü normal düzende popülasyon arttıkça açlık ve saldırganlık da artar. bunu sevgili "bilim" söylüyor.

durum böyleyken; bu kalabalığın içinde yaşamak isteyen insanlar, böyle durumları kabullenmesi
gereken insanlardır benim mantığıma göre. bu kadar kalabalıkta asla düzen olmaz, burada yaşamak için düzensizlikten yaşamanın keyfini çıkartmak gerekir. daha doğrusu burda yaşamayı kabullenmek burada keyif almayı kabullenmeyi gerektirir.

bu durumda bu olaya bakarsak ancak tecavüzün keyfini çıkartarak olabilir...

bu mantıkla bakınca, işte sistemin her halukarda başarısız olan kulu karşınızda:
tecavüzcü...
tamamen bir gereksizlik abidesi.

ben kendimi hazırlamışım tecavüze, çünkü bu sistemin göbeğinde olmayı kabul ediyorum, tam tecavüzcüm beni götürüyor, hazırım...

küt, erken boşaldı....

nasıl bi ülke ki burası; tecavüzcü bile tecavüz edemiyor ve mağdur bunun keyfini çıkaramıyor.


ha derseniz ki, bu şeyleri biz istemiyoruz aslında vs vs... o zaman o sistemin göbeğinde ne işiniz var derim....
şehirler asla cennet olamaz, saçma bir kaos yuvasından başka hiç bir şey olamaz...

kendimizi avutmayalım.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

doktor merhaba ben geldim...


"geç otur şöyle" dedi...

e zaten oturacağım yeri gayet iyi biliyorum ben.. her salı aynı kahverengi koltuk. köpek boku rengi. ama daha homojenik.. aslında rahat birazda. anlaşılan bu koltukla anlaşıyoruz.

hayat gibi tıpkı.

geçen hafta bana majördepresifsin, dedi doktor.

öyle miyim, dedim..

tabiki öyleyim. baksana hiç mutlu olamıyorum. mutlu olacak birşey göremiyorum. insanlar eğleniyor, gülüyor onlar, onların güldükleri bana komik gelmiyor, gidiyor sözcükler...

alıp başını gidiyor her şey, ben yetişemiyorum, yetişemedikçe üzülüyorum, üzüldükçe hiç bir şey komik gelmiyor, sıkılıyorum, nefes alamyıyorum, bunalıyorum...

mutlu olamıyorum, mutlu olacak bir şey göremiyorum. hop! başa döndük..

yani geçen haftaya kadar böyleymiş(t)im.. bu hafta mutlu olacak eyler görüyorum, ama mutluluklarımın sahte olduğunu düşünüyorum, onların ardından yine mutsuz olucam diye korkuyorum, gerçekten...
bu vakte kadar hep mutsuz oldum, şimdi bu küçük güzel haplar yüzünden mutlu oluyorum. yasal torbacı; doktor! bana mutlu olmam için afyonu veren ilk arkadaşım gibi davranıyor, ve bu hafta diyor ki:
-mutsuz olmaktan korktuğun için; paranoya olmuşsun. şimdi ilaçlarının içeriğini değiştiriyoruz. haftaya salı tekrar görüşelim..

görüşelim, diyorum. elimde reçetem, sahte bir sırıtışla kapıyı kapatmadan gülümser gibi yapıyorum torbacıma, çıkıyorum.

gerçekten gülmüyorum çıkarken. gülersem mutsuzluğa dönebilirim, ama gülmek te istiyorum, her şey olağanca haliyle ilerliyor, ben bazen gülebiliyorum.

sonraki salı tekrar ordayım; yeni haplarımla bazen güldüm, sonra gülerken aniden ağlamaya da başladığım oldu, bi anda mutsuzken, içime bir karanlık ta çöktü sanki. her şey bazen o kadar çöküş unsuru bazen de o kadar mutluluk verici ki; gerçeğin hangi tarafta olduğunu anlamakta zorluk çekiyorum.

şimdi ben her şeyden mutsuz olurken veya kahkahalardan boğulurken, hayat ellerimden akıp gidiyor. lanet olsun bi türlü yakalayamıyorum hayatı !
ama arkasından gerizekalı bir çocuk gibi koşmam o kadar komik ki....

o kadar komik ki.. beni manikdepresif yapıyor.

lanet olsun, ardından obsessifcompulsive yapıyor. ardından fobiler başlıyor hayatıma dair.
önce Hedonophobia (haz duyma fobisi) oluyorum, sonra bu Medomalacuphobia'ya dönüşüyor (Seks sırasında cinsel olarak haz almama fobisi)...

nası bi hayat yaşıorm artık farkında değilim, tek işim fobilerimle uğraşmak oluyor. fobilerim tetiklenme sırasıyla bir yıl içinde şunlar oluyor ve geçmiyor fobilerim:

Oneirogmophobia- Seks rüyaları fobisi.
Homophobia- Monotonluk , homoseksüellik veya homoseksüel olma fobisi.
Hamartophobia- Günaha girme fobisi
Ereuthrophobia- Utanıp kızarma fobisi
Glossophobia- Konuşmaya çalışma ya da toplum içinde konuşma fobisi.
Allodoxaphobia- Fikir yürütme veya övgü alma fobisi
Katagelophobia- Küçük duruma düşüş fobisi
Hereiophobia- Düzeni değiştirecek radikal bir hareket veya ihtilal yapma korkusu

ardından bir avuç hap içmeye başlıyorum, sevgili bilim benim için sürekli yeni hastalıklar geliştiriyor.

her gün yeni bir hastalık çıktıkça, bilim adamları yeni ilaçlar çıkıyor ve yeni ilaçların alternatifleri de çıkıyor.

yıl 2009 ve yılda 15000 yeni ilaç piyasaya sürülüyor. yapma doktor! daha bu ilaçlara yeticek kadar hastalık çeşidi yok elimizde...

doktor: o zaman senin yeni fobilerin var evlat diyor.

Hydrargyophobia- İyileştiren ilaçlar fobisi.
Pharmacophobia- İlaç kullanma fobisi

hop! iki yeni fobim ve iki yeni ilacım oluyor. ardından bunların heposine inanmam için sebep sormaya başlıyorum, artık tedaviye başladığımdan daha mutsuzum, sürekli gülüyor ve uyuyorum ama içim eksik. bomboş hissediyorum, evrenin karadelikleri içimde sanki... ruhum uyuştu bu haplardan.

doktor bana: bunlar yanlış olamaz, hepsini bilim buldu, bilimsel adları var diyor.

bilim bir saçmalık doktor diyorum, bu isimleri de sadece latince, seni gerizekalı..

Hellenologophobia- Yunanca deyimler ya da kompleks bilimsel terminolojiler fobisi
hop! yeni bir fobi...

ne çok fobim oldu diyorum doktora, söylediğim her şeyin bir fobisi var doktor, düşünmek bir hastalık sanki artık...

Phobophobia- Bir fobiye sahip olma fobisi.
Ideophobia- Fikir fobisi
hop, iki fobi daha..
---------------------
doktor merhaba! ben geldim. elinizde ne işe yaradığını bilmediğin ilaçlar var mı? sen ilaç sanayiine hizmet eden şeytanın tekisin, artık ilaçlarından da senin tedavinden de korkuyorum. amacın ne doktor?

Pantophobia- Her şeyin fobisi..

o kahve rengi koltuk mu? onu hatırlayamıyorum, her hafta nerede oturduğumu farketmiyorum terapi! odamda. artık, tamamen sabitleştim, haplarımı kullanıyor, düzenli olarak isteneni yapıyor, günde 15 saat uyuyorum.

sistem ve bunun yardakçısı psikiyatrlar-doktorlar-yargıçlar-bilim adamları bunu daha fazla yapmamı sağlıyor. ve kopamıyorum sistemden...

zincirin bi parçası olmak zorunda değilim, istenilen standart-emsal vatandaş olmak zorunda değilim, ama sistem yutuyor. içine çekiyor. tek kurtuluş..

mınıskm doktor.. bana psikolojik tedavilerin olumlu olduğunun garantisini ver... vermezsen...

gülegüle sana, ben intihara gidiyorum.

rahat olduğum bir dünyaya gidiyorum. sana göre intihara, bana göre sitemden kopmaya, ölüme gidiyorum.

toprağa gidiyorum...

kendi arachibutyrophobia(Fıstık ezmesinin damakta kalması fobisi)mla mutlu olmaya gidiyorum..







-devamı gelir..




5 Mayıs 2009 Salı

toprak bazlı yüksek dozlu laf sokucu



seyrederim, seyredersin...

seyrederim... seyredersin...

seyreder de görmezsin belki; kim bilir?

kim bilir bir sabah uyanırsın, dersin ki kendine: ulan ne güzel bi gün lan. kapımda arabam var, ev benim, plazma tvim, buzdolabım, akşama fitness var... var ulan var.. yaşamak bu..!

o gün pazardır, olmadı cumartesi..

pazartesi saat altı buçukta kalkar paşa paşa işine gidersin. üstüste 5 gün. bu durum da, iyi bi yere gelebilmişsen böyledir, artık insanlar haftanın altı günü çalışıyor farkında mısın? bunun sonu yok ...

haftanın lanet altı günü işe gidersin, asgari ücretini alırsın. ve bakarsın eline 550 Tl geçmiş. sevinirsin birde deli gibi.. 200ünü yeni plazma tv, yeni koltuklar, yeni cep telefonu vs almak için biriktirmeye ayırırsın... zekisin sen çünkü, paranın kıymetini bilirsin.

öte yandan, eline geçen 566 liranın 100 lirasını kesintiler adı altında devlete, ssk'ya bırakır düşünmezsin bile. ayda 100 liradan yılda 1200 lira yapar. devlet senin başında bütünlüğünü korumak ve güvence altına almak için bu kesintiyi yapar. haklıdır.. sağolsun devletim benim.
sonra tüm bu eşylarının evinin, babandan kalan köydeki bahçenin, arabanın, sigorta primlerinin, dayanıklı tüketim mallarının, bankadaki paranın, haberleşmenin, çöpünün, kullandığın çevrenin, doğalgazının vergisini verirsin. e tabi, o yüce devlet kurumu bunları da sana sağladığı için bir miktar ona da ayırman gerekir. bu vergiler de yılda iki ay verirsin altışar ay arayla, ohhh koymaz bile sana.

hemen bilinçli bir vatandaşlık görevi olarak beyannameni doldurursun, vergi dairene gider, vakti geldiği zaman hepsini peşiin peşin verirsin...

devletin seninle gurur duyar. senin için seçim arabaları çıkarır basbas bağıran, bide mitinglerde belli alanlar sağlar...

sahi miting demişken, bir mayısta o polisin ayağını kıran gerizekalı, (haber programlarına göre: vandalist) vandalistlerin yüz karasıdır. devletin ve vandalizmin en çürük parçasıdır, yazıklar olsun ona.

hepsinin ardından, vergilerini verip eline kalan parayı kastediyorum, elindeki para 300 liradır. aylık 200ünü de ayırdıktan sonra elinde alnının teriyle kazandığın 300 liran vardır. yenmeyi bekleyen.

bakkala girersin bir paket sigara alırsın %18 kdv verirsin, şeker alır %8 kdv verirsin, yiyecek içecekte %8 kalanlarda %18 kdv verirsin, evine su faturası gelir ona da kdv dahildir, telefon faturasına da...

üstelik telefon faturasına dikkatli bakarsan iki farklı kdv vardır. 1- kdv miktarı; 2- kdv matrahı..
"ulan bu ne olaki lan iki dane gadeve geydirmişler" dersin ama umursamazsın. sen devletin gurur duyduğu, hakkı yerindeyse, kaliteli bir vatandaşsındır.

elektrik faturan gelir, ona da kdv dahildir, "e ama vergisini verdiydik biz bunun" demezsin... çünkü zekisindeir sen, paranın kıymetini bilirsin.. devlete karşı çıkılmaz yoksa tüm paranı elinden alır senin, bide içeri tıkar.

haa sahi hepsinden ziyade sen bide askerlik yapmamışmıydın sen bu vatan için? hani en verimli ve en güçlü yaşların olan 20li zamanlarının 18 ayını oraya vermiştin.. ha bide vergiler var, ha bide asgari ücret kesintileri, ha bide alırken verdiğin stopaj vergiler.

ulan sen var ya, harbiden zeki adamsın be vandalist. sen bu devletin pek sevgili kulusun.
gerçekten, haber bültenlerinin dediği gibi: yazıklar olsun sana vandalist.

sen vandalistlerin yüz karası, lumpenliğin dibine vurmuş aptalın tekisin. madem bu kadar sevgili bir vatandaşken eline bir kafa kırmak, bir bina yıkmak, bir eylem yapmak fırsatı geçiyor. sen bacak kırıp, cam kırıp, yürüyüp, gazını çıkarıp dönüyorsun.

sonra pazartesi sabahı altı buçukta kalkıp paşa paşa tekrar işine gidiyorsun... üstelik belki altı belki beş gün..

farkında mısın bunun sonu yok... ya vandalistsen bi vandal olmalı yakıp yıkıp yeni bir sistem kurulana kadar canını vermelisin, yada uzlaşıp gözünü açıp yeni koşullar getirtmelisin. ki tercihim can yakılmamasıdır..

iyisi mi sen hiç can yakılmaması için iyi bir vatandaş ol..

kim bilir 50-60lı yaşlarına geldiğinde devletin sana bi güzellik yapar da, ssk kuyruklarını kaldırmayı başarır. ha tabi şimdi ilaç alma süren 10 günde bir maksimum. o zaman ayda bir olabilir ona karışmam. ilacın da 7 günde bir bitiyorsa benim elimde değil canım. hesabını biliyosun ya dikkatli iç...

ha seni bu hastalıklara iten şey, devlet ve onun içerdiği sistemler kargaşalarıysa, bu da benim elimde değil..

e bu sistemi sen istedin.. susmak kabullenmektir..

değil mi dir?



o zaman seyret bak..



seyredelim, seyredersin..

seyrederim, seyredersin...

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Nefret Bulantıları ve Küçük Renkli Şeyler

Nefret bulantılarıyla uyandı sabah..Bir sigara yaktı.. Odadan çıkıp mutfağa gitti çay demlemek için, bir yüz gördü kustu... Bir yüz gördü sustu.. Bulantısı geçti.. Sonra bi sigara daha yaktı. Haberlerde birileri birilerini doğruyordu, fenerler yanıyor fenerler sönüyordu... Bir fener yaksa olur muydu? Ne bileyim, olur muydu?

Çay demlendi, kokusunu çekti burnuna çay sevmeyen insanları anlayamadı.. Salatalık ve havuçları soydu... Kahvaltı sofrası iştah uyandırmalı renkli olmalıydı... Dışarıda ve içinde olmayan o rengi görmeliydi gözleri günde bir kere de olsa... ses yoktu bu sefer,  ses olmalıydı, suskunluğunu bastıracak yalandan bir ses ne söyleyeceği önemli değildi. Oturdu olabildiğince yavaş kahvaltısını etti. Bulantıları gene başladı bi sigara daha yaktı.

Dışarı çıkıp nefret dalgasının içine karışma vakti gelmişti.. Eskiden direnirdi. Her yanını kas ağrıları kaplardı ne yazmaya elleri ne yürümeye ayakları kalırdı. Sonra zevk almaya çalıştı bu sefer eve döndüğünde sahtekârlığının gözyaşları içine gömdü kendini. Artık olmadığı bir şeyin içinden çıkartmaya çalışıyordu kendini. Hem kendisi hem yüzler hem sözler onu o kadar çok gömmüştü ki bir çuvalın içine artık boğuluyordu. Artık kendi gözleriyle değil çuvalın delikleriyle görüyordu her şeyi. Aslında bu çuval onu her şeyden koruyordu. Çünkü ne tam duyuyor ne tam görüyordu.. Onu üzecek şeylerin hepsinden bir çuvalın içine girerek kurtulmuş saklamıştı kendini.. İçindeki her şeyi korumak için ve dışındaki her şeyden korunmak için çuvalın içindeydi. Dün gece sıyırıp attı üstünden çuvalını ve nefret bulantıları öyle başladı. Küçük renkli şeyler vermişti bakkal onlardan içiyordu geçsin diye bulantıları.. Tamam, renkli değildi ama bir renk bulmak istiyordu onlarda.. “Renkler hep vardır mesele onları bulmakta” diyen anlayışa inanarak... Minibüslerden nefret ediyordu, özel taşıtlardan da.. Özelinin de toplusunun da ta bir yerlerine “oturmak” istiyordu. Yanına oturduğu insanların kalçaları ve kollarıyla temas halini sevmiyordu..nefeslerini duymak da istemiyordu...

Kampüse vardı, adına şenlik dedikleri şeyden vardı insanlar atlayıp zıplıyor, kahkahalar atıyor “kuşlar gibi” cıvıldıyorlardı canlarım... Kalabalıklardı.. Hiçbir zaman insanların bu kadar çok insanla birden eğlenebilmesini anlamamıştı. “Bir insan herkesi sevemez herkese bu kadar yakın olamaz” derdi inatla.. Ama artık önemli değildi.. Çünkü hepsini aynı görüyordu gözleri siyah ve beyaz... Ama hiç beyaz yoktu öyle ki aynaya baktığında bile siyah vardı... Kendisinin de et yığını olarak gördüğü diğerlerinden bir farkı olmaması sıkmıyordu canını çünkü üzümler birbirlerine baka baka kararırdı... Baktığı her insan yüzünde, içinde siyah bi leke bırakıyordu.. Bakması bu lekelere neden olurken konuştuğunda olanlardan hiç bahsetmiyorum...Ki artık kimseyle konuşmuyordu.. Konuşmamayı en etkili yöntem olarak görüyordu sakinliği yakalamak için, ama her geçen gün içindeki nefret bulantısı çoğalıyordu.. Bi sigara yaktı yakındaki bir ağacın altına oturdu.. Simsiyah bir yüzün geçmekte olduğunu gördü, bulantısı dayanamayacak bir hal aldı, yanına gitti, simsiyah “şey” konuşmaya başlar başlamaz dayanamadı, kustu..

Yaşadığı zevkten beyni uyuşmuştu adeta... Renkli şeylere gerek yoktu bugün...Çünkü her şey renklenmişti birden. Sırtüstü yattı... Bitmek bilmeyen dalgaya bıraktı kendini... Bir fener yandı...Dönüyor...dönüyor...dönüyor... Hiçbir yere gidesi yoktu... uçtu uçtu yok oldu... Ondan geriye bir tek çuvalı kaldı...

22 Nisan 2009 Çarşamba

21.900 kere aynıyım, aynısın, aynı

uyanıyorum. yine aynı sabah aslında.

yatıyorum... akşam olmuş. yine yatıyorum. kalkıyorum, akşam oluyor, yine yatıyorum. sonra uyanınca akşam oluyor, yine yatıyorum. ardından, akşama tekrar yatabilmek için kalıyorum, akşam oluyor, yatıyorum. sonra kalkıp tekrar yatıyorum.

uyanıyorum... pazar olmuş. hafta içi değil. yine aynı sabah aslında.

var mı günlerin birbirinden farkı?

her gün, her allahın günü, allahın her lanet olası günü, her sıradan sabahın körü, sen işe giderken güneş arkandan doğuyor.

ve umursamıyorsun... aklında binbir soruların var.. olması gerekenler, ideallerin, sorunların, belki nişanın yada düğünün.. almak istediğin araba, evin ve o lanet olası evin masrafları. bu ay maaşının ne kadar yatacağı. o lanet olası maaşın. giderlerin- gelirlerin- gelmezlerin- olmazların- olmalıların.. işin, işinin stresi..

güneş arkandan doğuyor. ve sen, işine daha gitmemişken güneş seni çoktan geçmiş oluyor. sen güneşi umursamıyorsun...

akşama evine gidip yatıyorsun. ertesi sabah uyanıyorsun. belki pazar yada cumartesi.. farkı yok...

diyorsun ki, "daha çok çalışmalıyım dostum. o güneşi emekli olunca doyasıya izleyebilirim. doyasıya tatil beni bekliyor. ta ki ben 40 sene çalıştıktan sonra, sınırsız tatil. ver elini özgürlük."
uyanıyorsun, lanet servisçinin yüzü karşında. aynı caddeler, aynı sokaklar, aynı yollar, aynı duraktan alınan aynı insanlar, işine vardığında aynı ortam, aynı insanlar, aynı dönüş yolu, dönüyorsun, aynı ev... aynı her şey..

her şey aynı...

"sınırsız özgürlük vakti"ne kadar, şu koca dünyada sıkışıp kalıyorsun !

buna, dünyaya yalnızca bir kez geleceğin için tahammül ediyorsun. diyorlar ki sana: "dünyaya yalnızca bir kere geleceksin evlat, bu günler geçecek." sen de buna güvenip, geçecek günleri beklemeye koyuluyorsun. "nasıl olsa bu acıları bir kere çekeceğiz" diyorsun.

eğer tanrı sana, "bu hayatını nasıl yaşarsan, aynı şekilde sonsuza kadar tekrar tekrar yaşayacaksın" deseydi, eminim, kimse bu acıları bekleyerek geçirmek istemezdi. eminim; tek bir kötü güne bile tahammül edemezlerdi. her acıyı tekrar yaşadığını düşünsene...???

her şeyin aynı olması acısına, medeni- teknoljik dünyada tahammül ediyorsun. her gün aynı olan bir şeyin özlemini çekmeye özlem duyuyorsun, ama bunu farketmiyorsun bile. aynı olan her şey o kadar bıkkınlık verici ki...

o baktığın binalar asla değişmez dostum, o arabalar aynı kalır hep, arabalarıyla geçenler de , orda duran asfalttan da torunların bile bıkacak. çünkü günün 24 saati, haftanın 7 günü, ayın 30 vakti, bir yılın her anı onları hep orda bulabilirsin.

ve işin-evin, dağılmış bünyen gereği, yılın o lanet 356 günü de oradan geçersin. hep aynıdır. sonra evine döner yatarsın.

uyanırsın yine aynı sabah...

yatarsın akşam olmuş.. yine yatarsın sonra. sonra yine yatarsın. yine uyanırsın. ertesi gün bi daha.. hiç bir günün diğerinden farkı yoktur, pazar bile olsa...

güneş hep orda bi yerlerden doğar. umursamazsın..

umursa...!

güneşi umursa artık ! onun ne tarafta kaldığına dikkat et..

sen onu umursamazsan, her gün o, seni hızla geçer. her şey aynı gözükür. her şey aynılaşır. her şey aynalaşır. her etrafa baktığında harabolmuş kendini görürsün. yada kendine baktığında harabolmuş herşeyi görürsün. ne farkeder ki?

güneşi umursamazsan, güneş seni yıkar.

güneşi umursamadığın; bir yılda 365 günden, 60 yıllık bir hayatın toplam 21.900 küsur gününde her gün aynı manzarayı görürsün. hiç değişmez onlar! değişimleri de sana mutluluk vermez. değişimi sana mutluluk vermeyen herhangi bir şeye sahip olmak mutluluk verir mi?

vermemeli...


aynı şeyi 21.900 kere görebileceksen, sahip olabileceksen kıymetli değildir.

güneşi umursa dostum...


bir ağaç, güneş olmadan çiçeklenemez. o, işe giderken gördüğün yolların arasındaki refüjlerde kalan aynı çimlerin bile güneşe ihtiyacı var.

o çimlerin bile kusursuz bir yeşil olduğunu, 60 yıllık hayatın boyunca en fazla 60 kere görebilirsin aslında. ama yanlarından 90 km hızla geçince umursamıyorsun. bir bitkinin çiçek açtığın, bir ağacın meyve verdiğini hayatında en fazla 60 kere görebilirsin... leylekrin aynı yerden geçtiğini en fazla 60 kere görebilirsin..?

umursamadığın doğa bile güneşi umursar...

bir yıl içerisinde hiç bir sabah, aynı doğaya gözlerini açamazsın...!

doğa güneşi umursar!

doğa değişir, her gün farklıdır...
aynı şeyi doğada en fazla 60 kere yaşarsın.

doğa seni umursamaz!

akşam olur yatarsın, eğer doğaya göre hareket etmemişsen, bi gün onu gerçekten umursamak için daha çok çalışırsın.

uyanırsın.. yine aynı sabah..

uyanırsın, her yer aynı..

uyanırsın...

"nah uyanırsın... kalk da eline bi toprağı al. yaşayan bir şeyi incele. bir çiçeği örneğin. onu, o anki şekline sahipken, ne kadar az tekrar görme şansına sahip olduğunu farket. ona sahip çık. emekli olduktan sonra zaten harcanmış oluyorsun. bunları görmek için gözlük almaya çabalarken bile hastanelerde sürünerek ölüyorsun" demez kimse sana.

şu an diyemez...

onlar, ya ölmüş yada hastane kuyruklarında heba oluyorlardır... kim bilir hatalarının farkında bile değillerdir belki...

ama doğa onları umursamaz, her gün yeni bir sabaha açar güneş...

umarım yeni bir çiçeğe uyanırsın bir gün.

21 Nisan 2009 Salı

uyanış ninnisine dair


yokluğuma yattım ve uykuya daldım;


bir sonraki adımda olmamak için
dualar savurdum tanrıya,

inanmadım,

tanrı da inanmadı...

yalnız kaldık yoklukta,
koca bir boşluktu yokluğumuz.

olmayan bir boşluk...

ikimizde kaybolmuştuk...
bomboştuk..

biz ancak kavranabilir saçmalıklardık.

tek varlığımız boşluktu.


inancımız; kaybolmuşluk.....




(2 aralık 2007)

14 Nisan 2009 Salı

ergenekon dalgası

gidişata bakıyorum, eskiden böyle değildim ben...

örneğin arjantindeki, danimarkadaki, kübadaki, irandaki vs siyasi hareketleri ve büyük davaları takip ederdim.

bana bi giren çıkan yoktu, öyle eğlence olsun diye... yada merak mı denir, neyse işte..

bide derler ya adamın başına ya meraktan diye.. bana hiç merak ettiklerimden bişi gelmedi. aksine neye karşı kayıtsız kaldıysam yada neyi gerçekten hiç merak etmediysem; o olaylar hep ilerleyen süreçlerde karşıma çıktı ve ben "ulan her bi zıkkımı merak ediyosun, buna da bi göz atsaydın şimdi böyle olmazdı" derim kendime.

şimdi bakıyorum ki yurtta bi ergenekon dalgasıdır gidiyor. gelmiş on küsuruncu dalgaya, milleti bi dalga muhabbetine toplayıp duruyorlar.

bi kaç zaman önce de "iddaname" diye bişi vardı, yok açıklandı yok açıklanmadı. sonra dendi 2bin küsür sayfa filan. (ne yani bi gazete 2000 sayfalık "idda" eki filan mı vermiş) (ulan bu ülke insanları kafasını bitek futbola yoruyo be ) ben iddanameye bile daha bakmadan, kim kimi topluyo-yu bile çözmüş değilken; hatta ergenekon bi örgüt müdür, eylem midir, dernek midir, operasyon mudur anlamamışken...

... ve hiç te merak etmiyorken, daha dün yine birileri alındı içeri. ve bu konuda, "bak bu içeri alındı", "bak bunu da toplamışlar"dan başka bişey duymadım.

hatta olayın özünü bilmememe ramen birini duyduğumda "ulan o da mı ergenekonluymuş lan" filan diyorum.. :)

hatta hepsini bi kenara bırak bu açıklanan ikibin küsur sayfalık iddanameyi benim okumama izin var mı onu bile bilmiyorum...

şimdi şöyle bi bakıyorum da;
ben bu konuya olağanca kayıtsızken, içeri alınan isimler gittikçe küçülüyor ve yaklaşıyor. sanki bi gün kapıyı çalıp beni de apar topar götürecekler gibi.

ve ben bu konuda daha adam gibi bir haber bile izlememişken, beni götürürlerse ne yapçam lan..?

bana dicekler "sende ergenekonlusun", "yok ben bilmem" dicem, ona da inanmazlar.

yardım edin lan bana... ziyaretime gelirsiniz dimi lan? hem ordan bloga yazı da yazılmaz şimdi. "anarşik şerefsiz" diye dayak filan da yerim lan ben.. yollamayın lan beni..

12 Nisan 2009 Pazar

Midnite alleys roam, Never saw a woman...

bu ülkenin insanları artık ikiye ayrılmıyor. ciddiyim..

eskiden, çok çok eskilerden, taa ki benim çocukluğumda bu ülkenin insanları ikiye üçe ayrılıyordu.. bilemedin beşe...

bu güzel bi durumdu, iç karışıklık çıkarma tehlikesi olsa da ülke içi çeşitlik olması insanların bilincini genişletir, kültürel renklilik kazandırırdırdı... insanlar cephelerin farklılığını, diğer düşüncelerin de var olduğunu, kültürlerin kaynaşmasını, ılımlı olmayı öğrenirdi.

kim bilir, belki muhafazakar bir müslüman para babası bir yahudiyle muhabbet edebilir; fasfakir bir ermeni asıllı, bir türk gladyatörüyle karşılıklı çay içer, aynı mahallede yaşayabilirdi.. bunlar vardı eskiden.

allah bilir, bu çeşitliliğin çocukları aynı mahallede top koşturur, kör ebe oynar, birbirlerine küfreder, bir saat geçmeden saklanbaç oynarlardı. kimse de küfürleşmelerine bile bozulup gücenmez, "çocuk işte" derdi...

ama eskidendi bunlar, çok eskiden... taa ki benim çocukluğum kadar...

misal; yıllar sonra öğrendim ki, çocukken en yakın iki arkadaşımın biri alevi biri kürtmüş... bir de ermeni varmış ama o hasta diye annesi sokağa çıkarmaz, o sebepten bayramdan bayrama görüşürmüşüz..

oysa şimdi...

bütün ülke tek renk... bütün ülke tek kafa, tek parça, bütün kara parçası yeknesak...

bu kadar biteviye bir durum... tıpkı çocukluğumdaki 23 nisanlarda sağa sola asılan haritalarda türkiyenin boydan boya çakma kan kırmızı olması kadar biteviye ve ucuz bir durum. ucuz ve sahte bir renk...

sahte bir renkle boyanmış, bu rengi damarlarındaki kana karıştırmış, gerçeklerden bi haber, çeşitliksiz bir halk görüyorum... ve en önemlisi tek parça tabi...

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11405133.asp

http://www.ntvmsnbc.com/id/24953092/

bu haberlere baktığınızda, göze çarpan şeyi bana söyleyin.. ve soru sorun bana.. bana kim olduğumu sorun. bana ülkenin durumunu sorun. bana renkleri sorun. bana paranın durumunu sorun. bana uçağın özeliliklerini sorun. bana başbakanı sorun. bana çocukluğumu sorun. bana milliyetçiliği sorun. bana militarizmi sorun. bana çeşitliliğin ne anlama geldiğini sorun. bana hayal ettiğim dünyayı sorun. bana bü dünyayı sorun. bana kredi sistemini sorun. bana IMFi sorun. bana uçak tesislerini sorun. bana bu uçağın fiyatını sorun. bana bu ülkenin IMFten kaç para kredi istediğini sorun.

bana IMFten alma ihtimalimizin olduğu 40 milyar doların ne yapılacağını sorun, bana başbakanın kaba etlerinin keyfi için bir uçağa 60 milyon doları nasıl ayırdığını sorun...

vergilerimizin nereye gittiğini sorun, sonra neden uluslar arası kredi aldığımızı sorun. işini bilmeyen girişimcinin neden battığını sorun.

bana sorun ki: ananı da alıp gitmek istyior musun?

evet derim..

"sktr olup gitmek istiyorum, başka bir ülkenin vatandaşı olmak, halka insan muamelesi yapıldığı bir ülkenin vatandaşı olmak istiyorum" dermisin? diye sorun...

evet derim !


ve en son kendinize sorun ki: "biz bu başbakanı uluslar arası kredi alıp, bi kısmıyla kendine uçak alsın diye mi seçtik..? "

evet bunu sorun.. bir kez..

elhamdülillah ve hamdolsun...

8 Nisan 2009 Çarşamba

yazmalamak ( 15 nisan 2007)


-ilk blog yazımdır. bi an notların arasından çıktı. noktasına dokunmadan paylaşayım dedim, bana nostaljik geldi. sana nasıl geldi?

farkettim ki küçük boşluklarda insan (ben) hemen düşüncelere dalıyor. ( her nescafe için su kaynatışımda o küçük boşlukta düşünmeye başlarım. sonra nescafeyi yaptığımda yazmaya başlarım. hep bu fütursuzca düşüncelerimden bahsetmek istemişimdir yazarken...) ( ki nescafesiz yazamama problemimi sanırım şimdi çözdüm; öncesinde düşünmem gerekliymiş.) [ama işin acayip tarafı o nescafeyi alır, sonra kalemi kağıdı toparlayıp yazmaya başladığımda düşüncelerimi aynen yansıtamam yada farklı şeylerden bahsederim gibi gelir. mesela şimdi: "düşünüyorum, öyleyse varım" cümlesi geçti aklımdan. bu da apayrı bişidir. yazarken yada yazmaya çabalarken başka şeyler düşünmeye başlarım. tıpkı benim bu cümleyle var oluşumu kanıt çabam gibi. düşünüyorum, öyleyse varım ; kanıtı yazdıklarım...] (nasılda kafiyeli oldu ) -kafiye olsun die ööle dedim zaten- ( e o zaman yazmazsam düşünüyo olmaz mıyım derim sonra kendime bu uzaaaar gider.. ) (neyse konuma geri döneyim)

Bu küçük boşluklardaki olası düşünceler zorlar bazen insanı. ( ki aslında en çok zorlandığım konu yazmak galiba... yazmak aniden gelir çünkü, kanser yada bi öksürük koması gibidir; aniden gelir sarar insanı ve o anda yazmadan duramazsınız. [öksürük koması ne lan?] vücudundaki her parça ona konsantre olur ve sadece ona odaklanır. beynin uyuşmuş gibidir)

{ ( M.J.'nin yaptığı kafa hiç bişiye değişilmez, hiç bişi yoktur etrafta, yani vardır da algılamzsın, algılarsın da takmazsın. önemli olan senin var oluşundur. bu açıdan biraz da cocoyu andırır sanki. ama bu daha bir kör eder, yürürken yolun önemi yoktur sanki yollar geçeraltından sen beklersin. [beyin uyuşması böyle bişidir seni denyo. az önce " beyn uyuşması ne ola ki?" diye sorduğun sorunun cevabıydı bu parantez]) } (beyin uyuşması da öyle acayiptir ki tıpkı MJ gibi. bacakların yoktur yada nasıl oturduğunun önemi, altındaki koltuk, önündeki masa hatta elini bile algılamazsın yazarken, çıkan kamburunu da... kalemi beyn gücüyle oynatıp istediklerini yazdırıyorsun gibidir. Ve yine; yazmak beyn uyuşması gibidir. )

İnsan da zorluklarla mücadele için yaşar. ( tıpkı benim şimdiki yazma mücadelem gibi.) ( ama iyi kötü olcak galiba be 3. cümleyi bitirdim )

Ve zorluklara ramen yaşam güzel şey (mi?)dir.

(olabilir... bazen, belki... kesin kimi zaman, galiba, evet...) (tüm zorluklara ramen ben de şimdi yazıcam lan! ) [bi gün çıkacak olma ihtimali olan, olası kitabımın backround fikirlerin saptırıp, karıştırıp, harmanlayıp, evirip çevirip ( kimi zaman parantez içi ve dışında - ki başka yer kalmıyo zaten-) burda yazmaya karar verdim]

(yazdıklarımı okumak isteyen ve şiddetle bekleyen arkadaşları öptüm kokulu kokulu bkz: http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=kokulu+opucuk) ( gerçi yazılarımın bi kısmını bilenler şok olabilir bu tarzda okuyunca onlara diorm ki: sakin olun canlarım. bu sadece can sıkıntısı) {böylece ilk bkz'ımı da vermiş oldum, hayırlara vesile olsun inşallah} {ikinci hayırlı olsun da ilk paylaştığım bu saçmalayarak yazma çabalaması için (yazmalamak diyebiliriz diye düşündüm bi an şimdi. öyle aniden geçti içimden)}

[ama şimdi akıl karışıklığına müsade etmemek için ilk yazımın parantez içleri çıkartılmış özetini aşşağı yazıyorm:]

Farkettim ki küçük boşluklarda insan hemen düşüncelere dalıyor.
bu küçük boşluklardaki olası düşüncelerse zorlar bazen insanı...

insan da zorluklarla mücadele için yaşar
ve zorluklara ramen yaşam güzel şey (Mi?)dir.

( ha bide kapanış cümlesi lazım tabi)

yoksa herşey bir yana mı?
(yoksa) hepimiz yalnızca ölmek için (mi?) yaşıyoruz ?...
 
>